Zweig, bu kitabında annesi ve bir günde kalbini açıverdiği, en sevdiği insan ilan ettiği yabancı bir adamın ihanetiyle sarsılan bir çocuğun yüreğine dokunuyordu. Peşinen itiraf etmeliyim ki yine ihanete uğrayan yüreğin tarafında, onun hüznünde buldum kendimi ki hıçkırıkları boğazında düğümlenirken, annesinin karşısında güçlü bir duruş sergileme isteğiyle göz pınarlarına gelen yaşları reddederken hatta karanlık bir ormanda içindeki nefreti çocuksu serzenişleri ve ağlayışıyla kusarken hep yanıbaşındaydım. Kâh sözlerimle kâh yaşanmışlığımla yüreğine dokunuyor "Üzülme, büyükler de aldatılır. " diyordum. Ve yine hayata bir günde alınan, tüm kalple sevilen, kişinin uğruna her şeyi bırakmayı göze aldığı hatta gözünde sevilen olabilme umuduyla kişinin kendinden dahi vaz geçtiği O Adam vardı ihanetin baş rolünde. Yine bir günde gelmiş, tüm hayat ve hayaller olmuş, sevilmiş ancak sevmenin zerresini kıyısından köşesinden bile geçirmemiş, bir hayatı yıkıp tarumar ederek o vakarlı duruşuyla çekip gitmişti. Ancak bu kez ihanete uğrayan bir çocuktu ve ihanetin rengini daha da koyultan bir anneydi.
-Alçak!
Diyordu çocuk, tüm yüreğiyle büyüyüp hayata atılmayı ümit ederken hayatın sillesi o çok sevdiği adamın yumruğu olarak iniyordu suratına . Anlık küçük zaferleriyle sevinip, sevgisini nefrete dönüştüren ve o nefretiyle harmanlanan çocuk
-Alçak! diyordu,
-Alçak! Güvenmiştim!
...
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat kitabından sonra Zweig burada bir çocuğun psikolojik tahlilini kusursuz vermiş gibiydi. Yine de dil biraz yavan mı kalmıştı sanki?
Bilemiyorum, ruh halim de buna takılacak modda değildi zaten.
Ben çocuğun dişlerini sıkıp söylediği o nefret sözlerindeyim.
-Alçak!
Ve kaçıp gidişinde...
Sahi dönüşür müydü sevgi nefrete? Öylece?