"Cildine bakarak bir kitap hakkında hüküm verme"
Fahrenheit 451, bilim kurgu yazarı Ray Bradbury’nin 1951 yılında kaleme aldığı distopik (ters ütopya, anti ütopya ne derseniz artık) bir eseridir. Kitabın nasıl ve ne durumda yazıldığı, bizzat Ray Bradbury tarafından kitabın Önsözünde okuyucuya açıklayıcı bir biçimde anlatılıyor.
Bir kitapseveri, bir kitap kurdunu nasıl fark edebiliriz?
Okul çıkışında çantasını evin kapısından fırlatıp, sokağa top oynamaya çıkan çocukların aksine ters istikamete yani kütüphaneye koşan bir çocuk görürseniz bilin ki o çocuk tam bir kitap kurdudur. İşte Ray Bradbury’de böyle bir çocukmuş. İskenderiye Kütüphanesinde çıkan 3 yangını öğrendiğinde ağlayan 9 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. Kitabın temasında –daha sonra bahsedeceğimiz- kitapları yakma eylemi üzerine var olan hassasiyet Ray Bradbury’de daha 9 yaşında başlamış anlayacağınız. Bunun yanı sıra 1934 de Almanya’da kitapları tutuşturan Hitler, Stalin ve onların kafadarlarının kibritleriyle ilgili söylentiler, ayrıca büyük büyükannesinin yargılandığı ama yanmaktan kurtulduğu cadı avı bu hassasiyeti etkileyen unsurlardan birkaçı.
Düşünün kitapsever bir insanın en büyük korkusu ne olabilir? Kitapların yakılmasından başka…
Bir kitabın distopya olmasını sağlayan ana unsur, gelecekte var olan ve totaliter baskıcı bir rejimi konu almasıdır mutlaka. Kitapta var olan öngörülerinin distopik öğeler barındırması, yazarın yaşadığı dönemden etkilendiği ve korkularının gerçekleşme olasılığının yüksek olmasındandır. Bradbury’nin yaşadığı dönemi ele alırsak, etkilenmemesi imkânsız bir dönemden bahsediyoruz. McCarthy döneminde yaşamış olan yazar zor zamanlar geçirdiğini itiraf etmekten çekinmiyor. Amerika-Rusya arasındaki Soğuk Savaşın en şiddetli günlerinde yaşanan korkuların bir süre sonra paranoya seviyesine ulaştığı, cadı avlarının başlatıldığı, insanların fikirlerinden ötürü yargılandığı ve casus yaftası yapıştırılarak mahkûm edildiği bir dönemden bahsediyoruz. Ki kitabın basımından 2 yıl sonra 1953 yazında Amerikan kütüphanelerinde bulunan yıkıcı yayınları tespit eden McCarthy’ nin, hazırladıkları listelerdeki kitapları toplattırdığı ve bunların bir kısmının yakıldığını göz önüne alırsak öngörüsünün ne kadarda doğru olduğunu varsayabiliriz. Kitabın sonlarında yer alan nükleer saldırı; atom bombasının etkilerini ve yarattığı korkuları görmüş biri olarak Bradbury’ nin yaşadığı dönemden ne kadar etkilendiğinin bir göstergesidir.
Bradbury’ nin, bu kadar önemli bir kitabı yazarken çok zorlanmadığını; 9 günde yazılan bu kitabın yazarın kafasında yer alan ve daha önceden kaleme almış olduğu birçok öyküden faydalandığını önsözde bize anlatıyor.
Kitap :
“Fahrenheit 451: Kitap kâğıtlarının yanıp tutuştuğu ısı derecesidir” diye başlıyor.
İlk cümleden vurmaya başlar yazar. Bilinmeyen bir gelecekte Amerika’da itfaiyeciler yangın söndürmek yerine kitap yakma görevini üstlenmişlerdir. Teknolojik gelişmeler sebebiyle evler yanmaz yalıtkan ile kaplandığından dolayı itfaiyeciler neredeyse birer kolluk kuvvetine evrimleşmiştir.
Kahramanımız, yakmaktan zevk alan Guy Montag adlı bir itfaiyecidir. Yaşamımızda birçok kez hayatımızı değiştirecek dönüm noktalarıyla karşılaşırız. Biraz cesaretle bu fırsatları değerlendirebilirsek hayatımıza yeni bir anlayışla devam edebiliriz. İşte böyle bir fırsat, Montag’ ın önüne Clarrise ile tanışmasıyla gelir. Kitapta tasavvur edilen tekilleşmiş, sorgulamadan uzak, uyarıcı ilaçlar etkisindeki ve buna bağlı olarak ilgisizliğin doruk noktasına ulaştığı bir toplum içerisinden farklı bir çizgide olan Clarrise; beton yığının içinden çıkan bir çiçek misali Montag’ ın karşısına çıkmıştır. Farklıdır Clarrise; güneşin doğuşunu izlemeyi, yağmur altında dolaşmayı, koklamayı, konuşmayı sever. Devamlı sorular sorar Montag’ a
- Mutlu musun?
- Yaktığın kitapları hiç okuduğun olur mu?
- Uzun zaman önce itfaiyecilerin yangınları başlatmak yerine, söndürdükleri söylenir doğru mu?
gibi sorular ile Montag’ ın zihninde oyunlar oynar.
Clarrise’nin yaşamına girmesiyle sorgulamaya başlayan Montag, yaşlı bir kadının kitaplarıyla birlikte kendisini yakması üzerine tepetaklak olur.
Yazarın teknolojik öngörülerinin ne kadar günümüze işaret ettiğini Montag’ ın eşi Mildred üzerinden görebiliriz. Uyarıcı haplar ile duvar TV si önünden ayrılmayan, tek aktivitesinin interaktif programlar ile TV deki ‘Kuzenler’ arasında geçen diyaloglar olan, bunun haricinde kulak içi kulaklıklar ile devamlı müzik dinleyen tekil bir birey Mildred. Kitapta Mildred, toplumun nasıl bireyselleştiğinin küçük bir örneğidir. Birey tekildir ancak belirli ilgi alanları doğrultusunda birleşen bireyler toplumsallaşır. Kitaptaki totaliter yönetim biçimi, bireylerin birey olarak kalması ve ancak kendi dikteleri ile toplumsal işlevler yapmasını ister. Kitapta devleti ve rejimi, itfaiye şefi Beatty’nin temsil ettiğini söyleyebiliriz. Rejimin söylemlerini Yüzbaşı Beatty’nin ağzından dökülen tümcelerin içerisinde saklı olduğunu görmemek elde değildir. Devlet, insanların mutlu olabilmesi ve mutlu kalabilmesi için düşünmelerini engellemeye çalışıp, kaygılandıracak sorulardan uzak tutup, onları eğlence ve teknolojik kitle iletişim araçlarıyla meşgul etme görevini üstlenmiştir. Ne kadar az düşünce, o kadar az sorun ilkesiyle hareket eden bir düzeni anlatıyor Beatty, meşhur monoloğunda. Fakat kitapta bahsedilen totaliter rejim okurun gözüne sokulacak şekilde büyük harflerle değil, nükteli, ince düşünülmüş küçük ipuçlarıyla anlatılıyor.
Kitabın üstüne, François Truffaut’un –ki çok severim- 1966 yapımı aynı adlı filmini izleyince bazı şeyler daha rahat gözünüzün önünde canlanabiliyor. Film Truffaut’un ilk renkli ve ilk İngilizce filmi olması dolayısıyla eleştirmenler tarafından vasatın az üzerinde değerlendirilmesine karşın yazarımız Ray Bradbury tarafından beğenilmiş, hatta farklı bir sona sahip olması yazar tarafından çok beğenilmiş ve Broadway’deki sergilediği oyunlarında Truffaut’un kurguladığı finali oynatmıştır.
• Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlarda unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız. İçlerinde büyülü bir şey yoktur. Büyü, sadece o kitapların anlattıklarındadır, evrenin parçalarını birleştirip bize nasıl elbise gibi sunduklarındadır.
• Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var.
• Büyükbabam, herkes öldüğü zaman geride bir şey bırakmalı, derdi. Bir çocuk, bir kitap, bir resim, bir ev, yapmış olduğu bir duvar ya da bir çift ayakkabı. Ya da ekili bir bahçe. Ellerinin bir şekilde dokunduğu ve ruhunun öldüğün zaman gidebileceği bir şey, öyle ki insanlar senin diktiğin ağaç ya da çiçeğe baktığı zaman seni orada görebilsinler. Ne yaptığın önemli değil, derdi, yeter ki sen ellerini onun üstünden çektiğin zaman, ona dokunduğun zamanki halini değiştiren bir şey yapmış olasın. Otları sadece biçen bir adamla, gerçek bir bahçıvan arasındaki fark dokunuştadır, derdi. Otları biçen bir adam orada hiç bulunmamış gibidir, fakat bahçıvan ömür boyu oradadır.”