Ömrü boyunca gerçeği arama peşinde oldu. Araştırmalar yaptı. Kapılmadı hayallere. Araç olarak kullandı pozitif bilimleri bu büyük matematikçi, fizikçi, astronom, doğa bilimcisi ve düşünür.
Yaptığı araştırmalar sorduğu yalın sorulara yanıt veremedi.
- Kimim ben?
- Evrende zaman neden bu kadar uzun?
- Neden insan ömrü çok kısa?
- Evrendeki yerim ne?
- Neden kavrayış gücüm evreni anlamama yetmiyor?
Sonra dönüp insanlara baktı. Evrenin sonsuz zamanı karşısında bir göz kırpmak kadar sürmeyen insan ömründe benlik davası, mal, mülk, para, şan, şöhret, bâtıl inançlar, anlamsız savaşlar vesaire vesaire...
İnsanoğlu neden böyle anlamsız şeyler peşinde koşuyor, neden cehaletin karanlıklarında birbiriyle didişip duruyordu?
Dilese, devletin, Selçuklu İmparatorluğu'nun en yüksek makamlarına yükselebilirdi.
Dilese, saraylar, hanlar, hamamlar, kese kese çil altınlar onun olurdu.
Yukarıdaki sorulara yanıt arayan biri için elbette hiçbir değeri olamazdı bunların.
Bir çıkış yolu arıyordu kendine. Fikirlerinden etkilendiği filozof Arap şairi, aykırı insan Ebu'l-alâ el-Ma'arrî'de bir çözüm yolu bulamamıştı.
Sorularının yanıtı insanlardan gelmiyordu. Doğada aramayı düşündü beklediği yanıtları. Baktı... süratli bir dönüşüm vardı doğada.
İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, her şey ama her şey bu sahnede bir görünüyor, bir kayboluyor ve toprağa dönüşüyordu. Nice canlar vardı toprakta... Nice padişahlar, nice dilberler!
Topraktan yapılan kadeh belki de bir padişahın toprak olmuş kafatasıydı, bedeniydi...
Topraktan biten ve göz alıcı renkleriyle insanı büyüleyen gül, bir güzelin yüzüydü, elleriydi belkide...
Bizim Âşık Veysel'imiz ne kadar haklıydı "Benim sâdık yârim kara topraktır." derken.
Ve bir karar verdi bu büyük bilim adamı:
"Madem yanıt bulunamayacak şu kısacık ömürde bu sorulara, geriye yapılacak tek bir şey kalıyor: Olabildiğince mutlu geçirmek şu kısacık dünya hayatını."
Peki, mutlu yaşamanın yolu neydi?
Bunu ise şöyle açıklıyor:
"Varsa sana yetecek kadar yiyeceğin. Bir de başını sokacak evin.
İnsanoğluna kulluk etmiyorsan.
Eğilmiyorsan iki büklüm karşısında..
Sevin be iki gözüm: En hoş dünyası olan sensin."
Bilimsel çalışmaları sırasında yorulup da çalışmasına ara verdiğinde, gece gökyüzünü seyrederken, dünyayı, doğayı, gözlemlerken yazıya döktü düşüncelerini Fars edebiyatına özgü "rubai" kalıbında.
Yazdıkları aslında herkes için geçerliydi. Ama hem yadırgandı, hem taklit edildi rubaileri taassubun gölgesi altında. Başarılı taklitler karıştı Hayyam'ın rubailerine. Yoktu çünkü orjinal el yazması ortada. Ve işin içinden çıkılmaz oldu.
Aradan yüzyıllar geçti ve Fitzgerald adında bir filozof şair ayıkladı rubaileri gücünün yettiğince, çevirdi kendi diline bunları. Sonuç: Muhteşem!
Pers uygarlığının vârisi İran, sahip olduğu bu cevherin kıymetini bilemedi önceleri. Onu keşfeden Batı'yla tanıdı.
Ülkemizde de ayıklandı rubailer el yazmalarının arasında. Dr. Abdullah Cevdet, Rıza Tevfik, İran asıllı Hüseyin Daniş, Prof. Abdülbaki Gölpınarlı araştırmalar yaptılar. Onlarda kendilerince gerçek rubaileri bulmak için uğraş verdiler. Bazı yetenekli şairlerimiz ise diğer çevirilerle kıyaslayarak yeniden yorumladılar; dörtlüklere döktüler rubaileri güzel Türkçeleriyle.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan Sabahattin Eyüboğlu'nun bu Rubai çeviriside, diğer Rubai çevirilerinden yola çıkılıp, Eyüboğlu'nun yeniden yorumlayarak oluşturduğu değerli bir eser.
Yaşama bakış açınızı etkileyebilecek nitelikte olan, şiir yoluyla da bir çok konunun sorgulanabileceğini ve anlaşılabilir nitelikte felsefe yapılabileceğini göstermesi yönünden eşsiz bir eser olan Rubailer kitabını bütün kitapseverlere tavsiye ediyorum.