Sevgili Dost,
Birbirimizi görmeyeli çok zaman oldu. Ne acılar ne sıkıntılar yaşadık belki ama kelimelere döküp de karşılıklı konuşamadık bunları. Oysa biz birbirimizin sığınağı değil miydik? O kapkaranlık, sessiz gecede sarsıntıyla uyandığımızda ilk birbirimize koşmamış mıydık? Kapıya değil, pencereye değil, masanın altına değil. Birbirimize. Çünkü biz birbirimizin sığınağıydık. Ellerimizden tutup “Tamam, geçti.” diyendik.
Tarçın, mis kokulu yaramaz kedimiz. Biz O’nun da sığınağı olmuştuk. Yaralı ve korkmuş olarak gelmişti kapımıza. Zamanla büyümüş, güçlenmişti. En önemlisi bizimle güven bulmuştu. Tıpkı bizim birbirimizde bulduğumuz gibi.
Sevgili Dost,
Gecenin 3’ünde, sahur yapmak için yürüdüğümüz yol geliyor aklıma. Asla, zerre kadar korku duymayışımız geliyor. Neden korkalım ki? Kol kolaydık, adımlarımız eşitti, sesimiz fısıltıyla neşe saçıyordu gecenin sessizliğine. İnsan sığınağındayken korkar mı?
Sevgili Dost,
Artık çayların hiç tadı yok, çünkü demleyen sen değilsin. Senin hayat dolu sesin evin içinde yok. Umut veren, ayağa kaldıran, yeniden başlatan sesin. Korkuyorum ve sığınamıyorum. Oysa biz birbirimizin sığınağı değil miydik?
Sen yokken yine kederler sardı dört bir yanımı. Kimseye anlatamadım, çünkü anlamazlardı beni sen gibi. Ben de sustum. Ben hep sustum Sevgili Dost ve biliyorum sen beni duydun.
Tarçın... Biz o evden gidince, izin vermemişler sığınmasına. Almamışlar içeri, yazı asmışlar “Rahatsızlık vermektedir.” diye. Onun küçücük kalbi ne kadar korkmuştur. Yuva bildiği, sığındığı yerden uzakta üşümüş müdür geceleri?
Sevgili Dost,
Biz birbirimizin sığınağı değil miydik?