Puan vermedi·72 syf.····Okunma: 16 Kasım 2018 19:09 “Tanrı’nın emriyle şu tuhaf
kahramanlarımla sürüp giden koca
hayatı, herkesin görebileceği alay ve
kimsenin göremeyeceği gözyaşlarıyla
daha ne kadar seyredeceğim?”
Ölü Canlar, 1842
Rus edebiyatının büyüleyici bir
gelişim gösterdiği 19. yy’ın ilk yarısına
tanıklık eden ve tanıklığının sonuçlarını
zengin dili ve insanı derinden etkileyen
hiciv yeteneğiyle gözler önüne seren
Nikolay Gogol, aslında bu ‘büyülü
dönemin’ oluşmasında, gelişmesinde ve
devam etmesinde rol oynayan en önemli
kişilerdendir.Çar I. Nikola’nın iktidar döneminde
(1825-1855) Fransız Devrimi’nin
düşüncelerinden etkilenerek Çar’ın
otoritesini bir anayasayla sınırlamak
isteyen subay ve aydınlardan oluşan
grubun darbe girişimi (Dekabrist
Ayaklanması – 14 Aralık 1825)
başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bu
muhalif harekete destek veren kişilerin
bir kısmı asılarak idam edilir; geri
kalanlar ise Sibirya’ya sürgüne
gönderilir. Dönem, baskı dönemidir.
İktidar, gitgide katılaşan tutumuyla
‘fikirleri özgürce ifade etme’ yollarının
önünü kesmek için çaba sarfeder; Rus
aydın katmanının (intelligentsia)
üzerinde ödünsüz bir baskı kurmaya
çalışılır. Sansür mekanizmasını işlerhale getirmek için kurulan ‘gizli servis’
acımasızca görevini yerine getirir;
sadece düşünmek ve yazmak bile
mutlakiyete, serflik sistemine karşı ‘bir
başkaldırı’ olarak değerlendirilir.
Aydınlara nefes bile aldırmamak
amacıyla var edilen uygulamalar,
özellikle –Dostoyevski’nin de bir
komploya katılmış olma suçlamasıyla
önce kurşuna dizilerek idam edilmeye,
ardından Omsk’da kürek mahkûmu
olarak ceza çekmeye mahkûm edildiği–
1848 yılıyla Çar I. Nikola’nın ölümüne
(1855) kadar olan dönemde doruk
noktasına ulaşır. Bu dönem daha sonra
Rus kültür tarihinde ‘Yedi Karanlık
Sene’ olarak anılacaktır.
Baskıcı uygulamaların, uzunsürgünlerin, acımasız cezaların zirveye
ulaştığı bu dönemde edebiyat da
dönemin siy reketin üzerine gidilir. Aynı
dönemde Rusya’nın ulusal kimliği
üzerine tartışmalar baş gösterir.
‘Ulus’tan kasıt nedir? Ulus denilen
kesim, kendilerinden daha iyi eğitim
almış ve genelde Avrupa geleneklerini
benimseyen toprak sahiplerinin
boyunduruğu altında yaşayan Rus
köylülerinden oluşan geniş kitleden mi
ibarettir, yoksa Rus toplumunun
Fransızca konuşan elit kesiminin kültürü
de bu kavramın bir parçası mıdır? Rusya
kendi içine ve kendi geçmişine dönük
bir tavır mı sergilemelidir, yoksa
Avrupa’nın bir parçası mı olmalıdır? Bu
tartışma özellikle 1840’lı yıllardaSlavcılar ve Batıcılar adıyla anılan iki
grup arasında varolan fikir ayrılığının
tam da merkezinde yer alır. Her iki grup
da kendi fikirleriyle örtüştüğüne
inandıkları iki farklı kenti ülkenin
başkenti olarak görür: Eski Rusya’nın
değerlerini yaşatan, sahip çıkan, yansıtan
Moskova ve yeni, Batılı Rusya’yı temsil
eden Petersburg.
İşte Gogol, Rusya’da feodalizmin
sarsılıp yerine kapitalizmin yapılanmaya
başladığı, farklı görüşlerin hem iktisadi,
hem siyasi, hem de kültürel alanda
birbirleriyle kıyasıya çarpıştığı, aydın
kesimin üzerindeki baskıların daha önce
hiç olmadığı kadar yoğunlaştığı bir
dönemde verir eserlerini; ve var olan
sistemin savunucuları tarafından Rusinsanının kötü yanlarını göstermekle,
kendi halkına ihanet etmekle suçlanır her
seferinde. Oysa ne böyle bir amacı ne de
inancı vardır yazarken. Rus insanının
kötü olduğunu değil, sistemin Rus
insanını kötü gösterdiğini
düşünmektedir. Ancak Rusya gerçeğinin
aksayan yönlerini açıkça gözler önüne
sermedeki başarısı ve egemen sınıfa
mensup kişileri karikatürize etme
yeteneği sonucunda tepki görmekten asla
kurtulamaz. Gerek bu tepkiler, gerekse
kendi iç çelişkileri Gogol’ün hayatını
olumsuz yönde etkileyen nedenlerin
başında gelir.
Kendisini acımasız bir şekilde
eleştirenlerin yanında Gogol’ü
sahiplenen, yazdıklarını, eşsiz yeteneğinidestekleyen önemli kişiler de olmuştur.
Rus edebiyatına halk masallarını, halk
dilini sokan ve Rus gerçekçiliğinin
başlangıç noktası olarak kabul edilen
büyük şair-yazar Puşkin ve dönemin en
etkin eleştirmeni, 19. yy Rus
edebiyatının yönelimlerini büyük ölçüde
belirleyen Belinski akla ilk
gelenlerdendir.
Puşkin ile yakın ilişkisi, Gogol’ün
tutunabildiği, bildiği yolda devam etmek
için güç kazandığı nadir kaynaklardan
biridir. Puşkin’in her sözü, her eleştirisi,
her önerisi onun için önemlidir. Bu
yüzdendir ki bir Avrupa gezisi (daha
doğrusu kendisine yöneltilen
eleştirilerden uzaklaşmak için kendini
mecbur hissettiği bir kaçış) sırasında,konusunu da Puşkin’in önerdiği Ölü
Canlar adlı eseri yazmaya çalışırken
haber aldığı ‘Şairin Ölümü’
[1] onu
derinden etkiler ve üzüntüsü Mart
1837’de arkadaşı Pletnev’e yazdığı
mektuba şu şekilde yansır:
“Rusya’dan bundan daha kötü bir
haber alamazdım. Onun ölümüyle
yaşama sevincimi tamamen yitirdim.
Onun fikrini almadan hiçbir şey
yapamıyordum! Onu yanımda hayal
etmeden tek bir satır bile yazamıyordum!
O ne der? Neye dikkat eder? Neye
güler? Neyi beğenir? Bilmek
istediklerim bunlardı; beni yazı yazmaya
teşvik eden şeyler bunlardı... Tanrım,
onun ilhamıyla başladığım elimdeki bueseri, onun eserini sürdürecek gücü
kendimde nasıl bulacağım?... Kaç kez
kalemi yeniden elime almayı denedim,
ama kalem elimden düştü gitti.
Anlatılmaz bir keder bu!”
Puşkin’in ölümünden bu derece
etkilenen Gogol, çok zorlanmasına
karşın üzerinde çalışmakta olduğu iki
önemli eseri tamamlar ve 1842 yılında,
Rusya gerçeğinin aksayan yönlerini
etkili bir şekilde gözler önüne serdiği ve
yerdiği Ölü Canlar adlı romanın birinci
cildiyle 19. yy Rus edebiyatının ağırlıklı
konusu olan ‘küçük adam’ temasının
başarıyla işlendiği Palto isimli
öyküsünü yayınlar. Öykü, Rus
Edebiyatı’nın gelişmesinde, Rus
gerçekçiliğinin oluşmasında önemli roloynayacak; sonraki günlerde
Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün
‘Palto’sundan çıktık” itirafında
bulunacaktır. Ünlü eleştirmen Belinski
de Palto’yu dönemin en önemli eseri
olarak nitelendirecektir.
Bu öyküyle birlikte o güne kadar ihmal
edilmiş, görmezden gelinip eserlere
konu edilmemiş, kent toplumunun bir
parçası olan küçük memurların
yaşantıları ve dramları Rus edebiyat
tarihindeki yerini alacaktır.
Çarlık Rusyası’nda yaşanmakta olan
eşitsizliği net bir şekilde ortaya koyan
öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in
acılarla dolu hayatı, ‘küçük insanların’
çektiklerinin sadece bir parçasıdır. Artıkedebiyatın vurgusu yoksul, ezilen,
haksızlığa uğrayan ‘küçük insanlar’
üzerine kaymıştır ve Gogol’den sonra
gelen Rus yazarlarının hemen hepsinin
bu öyküye borçlu olduğu bir şey vardır.
Gogol öyküyü, bir arkadaş toplantısı
sırasında anlatılan bir olaydan
esinlenerek yazar: Ava çıkmaya çok
meraklı olan küçük bir memur, yıllarca
bin bir güçlükle para biriktirerek bir av
tüfeği satın alır. Yeni tüfeğiyle ava
çıktığı gün sandala biner ve her nasılsa
tüfek suya düşüp kaybolur. Memur
üzüntüsünden yataklara düşer; günlerce
ateşler içinde kıvranır. Başka bir çözüm
yolu bulamayan arkadaşları aralarında
para toplayarak kendisine yeni bir tüfek
alır ve memur ancak o zaman iyileşir.Bahsi geçen olay anlatıldıktan sonra
Gogol’ün etrafında bulunanların hepsi
kahkahalarla gülmeye başlar; oysa
Gogol anlatılanlarda gülünecek bir yan
bulamamış ve uzun süre düşüncelere
dalıp kalakalmıştır.
Gogol, duyduğu andan itibaren içini
kemirmeye başlayan bu olayı tam sekiz
sene sonra yayınlanan Palto’da, güç
şartlarda yaşayan, varolan sistemin de,
çevresindeki kişilerin de önemsemediği
Akakiy Akakiyeviç’in dramıyla gün
ışığına çıkaracaktır. Öykü, yayınlandığı
andan itibaren soylu kesimin tepkisine
hedef olur. Dönemin ‘mühim
adamlarından’ biri eseri şöyle yorumlar:
“Şu Gogol’ün Palto’su amma dadehşet verici bir hikâye. Kalinkin
Köprüsü’ndeki hortlak bir gün hepimizin
sırtından paltosunu çekip alabilir.
Hikâyeyi okurken ne hale düştüm, varın
siz düşünün.”
Öykünün, Rus edebiyatında kendinden
sonraki gelişmelerde belirleyici rol
oynayacak şekilde, ‘küçük adam’
temasını derinlemesine incelemesinin ve
bu yönde vazgeçilmez bir örnek
oluşturmasının dışında dikkat edilmesi
gereken bir yanı daha bulunmaktadır.
Gogol’ün bu eserde kullandığı dil,
tutturduğu ton, önceki eserlerinden
farklıdır. Yazdıklarıyla, okuyucularını
acı acı gülümsetmeye çok yatkın olan
yazar, Palto’da bu becerisini doruk
noktasında yaşatır. Bu kez, okuyanlarıgülümsetmekten çok sarsmayı
hedeflemiştir.
Bugün, okuyanlara hâlâ söyleyecek
sözü olan bu metin, hiç kuşkusuz Dünya
ve Rus edebiyatı açısından önemini ve
değerini yitirmeden gelecek nesillere de
aktarılacak ve hak ettiği yeri korumaya
devam edecektir. Daha önce birçok
çevirmen tarafından Türkçe’ye aktarılan
bu çok önemli gördüğüm öyküyü
yorumlama şansını bana veren “Bordo
Siyah”a ve sevgili hocam, editörüm
Veysel Atayman’a teşekkür ederim.
Aslı Takanay
Aralık 2003, Istanbul