·216 syf.····Okunma: 10 Aralık 2018 09:07 Bilim kurgu klasiklerinden olmasına rağmen, bilimle pek alakası olmasa da kurgusu oldukça ilginç bir kitap. Üç arkadaşın keşifleri sırasında karşılarına çıkan “kadınlar ülkesi” başta baya hayal gücüne dayalı fikir gibi gelde de onaylar nitelikte bilgiler edinince işin peşini bırakmak istememesiyle başlıyor konu.Gram inançları olamamasına rağmen, ihtimalin verdiği hazzı kimseyle paylaşmak istemiyor, kendilerine saklıyorlar. Acaba..gerçekten olabilir mi? Hiç erkek bulunmayan bir ülke nasıl var olabilir? Varsa da varlığını nasıl idame ettirebilir? Onların tahminlerini okurken ben de kendi tahminimi yaptım ve felaketti. Dananın kuyruğu ülkeye ulaştıklarında gördükleri bebeklerle kopuyor ama onunla kalmıyor. Birisi size kusursuz bir ülke hayal et dese bu kadar edemezsiniz. Binaları, çevresi, bahçeleri, ormanları, yolları hatta meyveleri bile her şeyi muazzam. Tüm bunları “erkeksiz” yapamayacaklarından emin olan bu üç arkadaş etrafa göz gezdirirken kadınlar tarafından kibar bir şekilde alıkonularak dillerini öğrenmeye ve dillerini öğretmeye mecbur bırakılıyorlar. Açıkçası bu ülkeyi onlarla birlikte keşfetmek çok keyifliydi. Siz de sorguluyorsunuz bu esnada. Baktığınız ama görmediğiniz birçok ayrıntının farkına varıyorsunuz. Acaba erkeksiz bir toplum gerçekten imkansız mı? Kavanoz kapağı bile açamayacak kadar güçsüz lanse edilen kadınlar kendi başlarına bir uygarlık ilan edebilir mi? Eğer ki toplumda cinsiyet “gereği” diye bir şey olmadaydı? Herkesin, her şeyi yapabileceği ve kimseye muhtaç olmadan ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir topluluk olsaydık...nasıl olurdu? Her şey tıkırında gider güllük gülistanlık mı yaşardık, bencil ve umutsuz, kapalı bir toplum mu olurduk? Acaba sadece “bazı” rolleri üstlenerek hayatı paylaşmaya mı çalışıyoruz yoksa sorumluluklarımızı aza indirerek kendimizi rahat mı hissettiriyoruz? Başkalarına ne kadar bağımlıyız? Kendi yükümüzü taşıyabilir miyiz? İnsan dibi gördükten sonra kaybetme korkusu en aza iniyor. Dibi görmüş, daha cesur ve özgür hisseden bu kadınlar, kendilerini elde etmeyi amaçlayan erkekleri katlederek yeni bir yaşama adım atıyorlar. Tamamen erkeksiz iki bin yıl. Yılmamış, çalışmış ve elde etmişler. Hatta Annelikle müjdelenmişler. “Ben” duygusu asla gelişmemiş. Çünkü öğretmemişler. Her şeyi “biz,bizim” olarak benimsemişler. Öyle ki soyadı vs de kullanmamış çocuklarını bile paylaşmışlar.
Benim için en Harika bölüm erzaklarını, yaşamsal fonksiyonlarını, tüm düzeneklerini kontrol ederek çocuk yapmaları. Bizim gibi sadece nüfus artışı için üremiyor, yeterli imkanlar mevcutsa bu muazzam duygunun tadına varıyorlar. Anneliği tüm duygulardan üstün tutmayıp, tek duygu haline getiren bu kadınlarda benim tek sevmediğim olay her kadının fabrikasyon gibi tamamen aynı olması. Duygular, tepkiler birebir. Karakter çeşitlemesi olda daha kapsamlı bir hikaye olabilirdi diye düşünüyorum. Belki daha gerçek.
Feministliğin tavan yaptığı, erkeklerin gömüldüğü bir kitap asla değil. Daha çok senin sana ihtiyacın var tarzındaydı.
Dili gayet açık,net. Zaten merak uyandırıcı bir kitap sayfalar su gibi akıyor.
Yalnız kitap bittiği zaman neden bittiğini anlayamadım. Kitabın sonuydu fakat hikayenin zirvesiydi. Konu bir yere bağlanmaya çalışıyordu ve tam bağlanacakken anlamsızca bitti. Yazar sanki yazmaktan yorulmuş ve bırakmış gibi.