kitablogum.com/turk-edebiyati/...
Nitelikli romanlarda metnin içine sinmiş ve belki de gizlenmiş anlamların peşine düşmek, roman türünün bana göre en çekici özelliği. Bu aynı zamanda romandaki kişi, mekân ve olay örgüsü gibi yapısal unsurları bilmekten çok daha önemli.
Metnin arkasına gizlenmiş ve bizim de bulmak için peşine düştüğümüz bu anlamlar, bize yazarın “duygusal serüveni” hakkında ipuçları da verebilir. Böylece eser, hem bu duygusal serüven hem de anlam zenginliği sayesinde, bizi sadece kurmaca bir dünyada dolaştırmakla kalmaz, öncelikle eserin yazarına, sonra da insana ve hayata dair sunduğu gerçeklikle yeni kavrayışlara da götürür.
Nar Ağacı‘na bu açıdan baktığımda, onun da Nazan Bekiroğlu‘nun duygusal serüveni olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hem zaten bunu kendisi de teyit ediyor:
“Hepsini sevdim, hepsine kendimi dağıttım. Zehra, Azam, Sofya. Üç ülke, çok farklı karakterlerde üç ayrı kadın. Hepsinin uğradığı aynı erkek kalbi. Zehra (başlangıçta) hava, Azam ateş, Sofya toprak gibi gelir bana. Settarhan’a da su olmak kalıyor.”