·436 syf.··Beğendi
···Okunma: 24 Aralık 2018 20:42 Yaşar Kemal...
6 Ekim 1923’te (nüfus kaydında 1926 olarak geçmektedir) Osmaniye’nin Hemite (o zamanki adı Gökçeli veya Göğceli) köyünde dünyaya gelmiş doğum adı Kemal Sadık Gökçeli olan yazarımız. Kürt bir ailede doğup büyüyen yazar, evde Kürtçe dışarıda ise Türkçe konuşurmuş. Tek gözündeki körlüğün nedeni ise 3.5 yaşındayken başına gelen bir kazaymış.
Kurban kesen halasının kocasını izleyen küçük Yaşar Kemal, bıçağın bir anda eniştesinin elinden fırlayıp gözüne saplanması sonucunda kör olmuş.Ayrıca büyük yazarın, çocukluğunda yaşadığı tek talihsizlik bu değilmiş. 4.5 yaşındaykenbabasının bıçaklanarak öldürülmesine de şahit olmuş ve bu nedenle 12 yaşına kadar düzgün konuşamamış. Ama olayın asıl acı olan yanı şu ki babası, Van’dan göç ederken ölümden kurtarıp yanına aldığı Yusuf isimli evlatlığı tarafından camide namaz kılarken öldürülmüş.
Babasının ölümünden sonra Yaşar Kemal’in annesi Nigar Hanım, kocasının kardeşi olan Tahir Efendi ile evlenmiş. Ve bir zamanlar köyün en varlıklılarından olan ailenin maddi durumu yavaş yavaş kötüleşmiş. Sonunda da köyün en yoksul ailelerinden biri olmuş. Çünkü Tahir Efendi, para yönetimi konusunda pek başarılı değilmiş ve kardeşinin parasını kısa sürede tüketmiş. 9 yaşına geldiğinde Adana’da bir köy okuluna başlayan Yaşar Kemal, sadece 3 ayda okuma yazmayı öğrenmiş. Ortaokulda ise yatılı okuma hakkı kazanmış fakat devamsızlık sınırını epey aştığı için yatılılık şansını kaybetmiş. Son sınıfa geldiğinde tasdikname ile okuldan ayrılan yazar, çeşitli işlerde çalışmaya başlamış.
Irgatlık, memurluk, katiplik, vekil öğretmenlik gibi işler yapan Yaşar Kemal’in sanata olan merakı ise küçük yaşlarda başlamış. Çalışmalarına ilk olarak şiirle başlayan Yaşar Kemal, ilkokul çağında aşıklarla atışmış, henüz küçük bir çocukken ne kadar yetenekli olduğunu bütün köye göstermiş. Saz çalmaya da meraklı olmasına rağmen, annesinin engellemeleri yüzünden bunu başaramamış. Çünkü Nigar Hanım, tek oğlunun aşık olup diyar diyar gezmesinden, dolayısıyla da onu kaybetmekten korkuyormuş. Gerçi ilk başlarda şiir okumasına da karşı çıkıyormuş fakat Yaşar Kemal, babasının koruyucusu olan bir eşkıyanın ölümü üzerine sabaha kadar ağıt yakınca, annesini ikna etmeyi başarmış.
1940 – 1941 yıllarında Çukurova ve Torosların ağıtlarını derleyen Yaşar Kemal, böylelikle ilk kitabını çıkarmış. Ayrıca 1940’larda tanıştığı Arif Dino, onun gelişiminde büyük rol oynamış. Zaten tanıştıktan sonra Dino ile olan dostluğunu yıllarca sürdürmüş. Kaldı ki kendisi de sanat ve sosyalizm üzerine konuştuğu Dino’dan epey etkilendiğini belirtmiş. Buna ek olarak, kullandığı dil konusunda da Karacaoğlan’ı örnek aldığını, Balzac, Gogol, Dostoyevski, Köroğlu gibi isimlerden etkilendiğini ve Sait Faik Abasıyanık’ın Medarı Maişer Motoru’na da hayran kaldığını açıklamış.
1944 yılında ilk öyküsü olan Pis Hikaye’yi yayımlamış. Kemal Sadık Göğceli adıyla çeşitli yerlerde yazan ünlü, Yaşar Kemal ismini ise Cumhuriyet gazetesi döneminde kullanmaya başlamış. 1947’de İnce Memed’i yazmaya başlayan yazar, kitabına uzunca bir süre ara vererek ancak 1955’te yayımlamış ve Varlık Roman Armağanı’nı kazanmış...
İnce Memed I
İnce Memedim.. Uzun süre etkisinden çıkamayacağım, çıkmak istemeyeceğim her sayfasında telaşa kapıldığım,hüzünlendiğim, ağlamaklı olduğum, sevindiğim, güldüğüm, olayların içinde kendimi bulduğum, yanı başında olmak sana omuz vermek istediğim ince Memedim...
“Dikenlidüzüne beş kadar köy yerleşmiştir. Bu beş köyün beşinin de insanları topraksızdır. Cümle toprak Abdi Ağanındır. Dikenlidüzü, dünyanın dışında, kendine göre apayrı kanunları, töresi olan bir dünyadır. Dikenlidüzünün insanları, köylerinden gayrı bir yeri bilmezler hemen hemen. Düzlükten dışarı çıktıkları pek az olur. Dikenlidüzünün köylerinden, insanlarından, insanlarının ne türlü yaşadıklarından da kimsenin haberi yoktur. Tahsildar bile iki üç yılda bir kere uğrar. O da köylülerle hiç görüşmez, ilgilenmez. Abdi Ağayı görür gider.
Değirmenoluk köyü Dikenlidüzündeki köylerin en büyüğüdür. Abdi Ağa da bu köyde oturur. Köy, düzlüğün gün doğusuna düşer. Kayalığın dibindedir. Kayalar mördur. Üstlerini sütbeyaz, yeşile çalan, gümüşi, türlü renkte lekeler örtmüştür.”
Değirmenoluk köyünün ve diğer bütün köylerin sahibi olan Abdi ağa zulmün, hak yemenin , hainliğin, adiliğin, adaletsizliğin temsilcisidir.
Az bile söyledim Abdi ağa! senin gibilere senin yolundan gidenlere ne kadar şey söylesek faydası yok ama gün olur devran döner bir gün biri çıkar siz ve sizin gibiler ettiğini bulur. Ama bugün ama yarın elbet bulur...
İnce Memedim konuşmasını küçüklüğünü sevdiğim Memedim...Bir gün o yaşına başına bakmadan canına tak eder bu zülümden kaçar ve kader onun karşısına Süleyman emmisini çıkarır...
“Süleyman emmi, dedi dur da sana hepiciğini söyleyim.Benim babam, dedi, ölmüş. Biricik anam var. Başka hiç kimsemiz yok. Ben Abdi Ağanın çiftini sürerim.Buraya gelince gözleri doldu. Boğazı gıcıklanmaya başladı. Kendisini tuttu. Bıraksa boşanıverecekti.”
Hepiciğini, köyde başından geçenleri, ettikleri zulmü bir bir Süleyman emmisine anlatır. Süleyman emmisi bu küçük sabiyi sahiplenir başı boş bırakmaz evine götürür.
“Memed, kendi kendine, içinden: Oğlu olurum. Olurum işte. Anam arasın. Abdi Ağa arasın. Arasınlar işte. Kıyamete dek arasınlar. Dönmem işte, diyordu.”
Bu kısma hem gülmüş hem hüzünlenmiştim. Çünkü anacığını arkada gözü yaşlı bırakmak zorunda kalmıştı Memedim...Gücü daha yetmiyordu anacığını da alıp uzaklara gitmeye Memedimin...
Süleyman emmisi değil hanımı da sahiplenmişti memedimi...
“Yazık, dedi. Ne de güzel çocuk. Dinsizler ne istersiniz parmak kadar çocuktan?”
Dursun emmisi ağanın adamlarından biri... bir köyden bahsetmişti Memedime kaçıp oraya gidecekti Memedim kurtaracaktı kendini...
“Giderim, diyordu. Giderim bulurum o köyü. Kimse bilmez oraya gittiğimi. Gider bulurum. Giderim işte. Çoban olurum işte. Çift sürerim işte. Anam beni arasın işte. Arasın aradığı kadar.Keçi sakallı göremez yüzümü. Göremez işte. Ya köyü bulamazsam? Bulamam! Aç kalır ölürüm. Ölürüm işte.”
Süleyman Emminin misafiri bırakmaya hiç niyeti yoktu. Çünkü misafirini bir gönderen vardı. Okuduğumda beni baya etkileyen şu kelimeleri hanımına söylüyordu...
“Sevgili misafirim kimbilir nereden, Süleyman demiş de gelmiş?”
“Bak şu çocuğa neler etmiş keçi sakallı Abdi! Yürek parçalanır haline çocuğun. Babasını tanırdım. Mazlum, kendi halinde bir adamdı. Bak şu çocuğun haline! Canından usanmış da kendisini dağlara, kurdun kuşun arasına atıvermiş!... Bak hele!
Memedim... Süleyman emmisinin çobanı değil adeta oğlu gibi olan Memedimin anasına özlemi her geçen gün artıkça artar...
“Anacığım... Vay anacığım! Ekinlerini kim biçer ola şimdi? Gavur Abdi Ağa! Anacığım! Ekinlerimiz kuruyup dökülecek. Ekinleri kim biçiyor şimdi anacığım? Ben olmayınca anacığım?”
Sonra Memedim belli bir zaman sonra yakalanır. Ve Abdi ağa onu alır köye getirir... Anacığına, Memedime zulme kaldığı yerden devam eder ve beni en fazla rahatsız eden günümüzde de içinde benimde, sizlerinde, bütün herkesin de payı olduğu, insanların vurdum duymazlığı...
“Kaçmayaydı Dönenin oğlu da... Bize ne! Varsın acından ölsün.”
Günler geçti...Memedim ile bir arkadaşı kasabaya gitmeye oranın nasıl bir yer olduğunu keşfetmeyi akıllarına koydular... Memedim anasını razı ederek arkadaşı da gizleyerek gitmenin hazırlığını yaptılar...
“O gece sabaha kadar hayaller kurdular. Bir dakika olsun gözlerini yummadılar. Hep konuştular.”
Yola çıktılar, kasabaya ulaştıklarında orayı bütün ayrıntısına kadar iyice bellediler. Kasabada herkesin kendi ağası olduğunu, sadece zenginlerin daha fazla ağa olduğunu, herkesin toprağının kendi toprağı olduğunu iyice bellediler...
Memedimin bir de Hatçe’si vardı... Zaten öksüzümün Anacığından ve Hatçesinden başka kimi vardı ki...
“Memedle Hatçenin çocuklukları birlikte geçmişti. Erkek çocuklar içinde, en güzel evciği Memed yapardı. Onu, en güzel de Hatçe süslerdi. Beraber oynadıkları çocukları oyunlarına bırakır, kendileri başka bir yere gider oyunlar icat ederlerdi. Türlü türlü...”
Memedim ile Hatçe’sini bela yine geldi buldu... Birbirlerine ta çocukken sevdalı olan bu iki sevdalığın arasına yine Keçi sakallı Abdi ağa girdi... Kendi gibi bir yeğeni var Abdi ağanın. Oda Hatçe’ye göz koymuştu...Her zaman olduğu gibi dediği olan Abdi ağa Hatçe’yi yeğenine nişanlamıştı...
Bizim sevdalılara kaçmaktan başka çare kalmamıştı...Dediklerini de yaptılar, yapmak zorundaydılar...İşte esas olaylar bundan sonra başlıyor...
“Bir kuş, bir çalıya sığınır. O çalı da, o kuşu saklar.”
Ne hayal etmişlerdi ne oldu?
Memedimin karşısına şimdi bambaşka bir yol çıktı. Hayat onu bambaşka bir insan olmaya terfi etti... Süleyman emmisine tekrar sığınmak zorunda kalan İnce Memedime şu nasihatleri hala aklımdan gitmez...
“Onlar, hemencecik seninle arkadaş olmak isterler, sana karşı hoş, yumuşak görünürler, arkadaş görünürler, seninle çok ilgilenirler, derdi olan derdini açar sana, insanlar böyledir. Sen kendini hiçbir zaman açmayacaksın. Kapıp koyuvermeyeceksin. Tesirin o zaman iyi olur üzerlerinde. Ağırbaşlı davranacaksın.”
“İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç”
Vicdanlı olmak, merhametli olmak, adaletli olmak...Bizi insan yapan, insan olduğumuzu hatırlatan en önemli gayelerimiz...
“Vicdanın karışmadığı işte iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...”
Evet bu sözleri söyleyen Abdi ağa... Hayatında söylediği tek doğru sözler ama uygulamadığı kime neye göre vicdanlı olmak gerektiğini emrettiği sözleri...
Hatçe... Güzel Hatçe... sevdasına, konuşmasına,hareketlerine, cesaretine hayran kaldığım Hatçe... Köye yeniden getirilen Hatçe yine köyden uzakta kalmak zorunda kalır ancak bu sefer kendi rızası ile değil zorla, dala vere ile binbir hainlik ile...
“köyünden uzaklara gitmek için ikinci çıkışıdır. Birincisinde yanında dayanağı, sevdiği vardı. O zaman nereye gideceğini, ne yapacağını biliyordu. O zaman sıcacık bir tarla, bir ev hayalinin peşinde koşuyorlardı. Şimdi ise yüreğinde bir korku, bir umutsuzluk var. Bu adamların kendisine ne yapacaklarını düşünüyor. Köyden ayrılırken anası bile gelmemişti kendisini uğurlamaya... Kız arkadaşları bile gelmemişti. Bu, gücüne gidiyordu işte. Bu öldürüyordu onu. Kendini dayanılmaz bir efkara kaptırmış gidiyor. Bazı bazı da hiçbir şey duymuyor, düşünmüyor, görmüyordu. Yalnız, arada bir; kendine gelince, iki yanındaki candarmalara bakıp ürperiyordu. Hatçe için ötesi karanlık. Her adımda biraz daha karanlığa gömülüyordu. Gözlerinin önünde dev gibi bir hükümet... Candarmalar... Önde giden iki hükümet adamı...
Memedimin karşısına bir dost daha çıkmıştır. Adı Kerimoğlu eli öpülesi dedemiz... Şu nasihati Memedime hayatı ne güzel de anlatıyor...
“Öyle deme hay yiğen. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Her kötülüğü yapar, her iyiliği de yaptığı gibi. Öyle deme hay yiğen!”
Her kötülüğü değil de her iyiliği yapan, yapmak isteyen, hayatını bu yöne doğru odaklayan insanlara konuyu getirmek istiyorum... Hayatı yaşanılır kılan, varlığı huzur veren, Her zaman olduğu gibi yine hep olacak olan insanlar ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi...
“Bazı insanlar vardır, sırf doğuştan hoşturlar.”
“Bunlar, yalnız insanlar kendilerini sevsinler diye doğmuşlardır.”
Sonra en güzel tecrübenin tarifini dinliyorum...Birbirimizin canını en fazla acıttığımız tecrübesizliğimizin tarifini...
“Düşünmek, tecrübenin yerini tutar. Sen, her şeyi inceden inceye düşün.”
Parantez içinde belirttiğim bütün sözler kitap içerisindeki alıntılardır. Kıymetli yazarımız Yaşar Kemal öyle güzel betimlemeler yapmış ki olay yeri, olaylar kişiler hepsi gözünüzün önünde canlanıyor... Büyük bir emek var bu eserde, hakkını vere vere okumak gerek.
“Yalan dünya. Sonun kara toprak.”
Şu yalan dünyada birbirimize sırt dönmeden sen şusun, busun diyerek ötekileştirmeden, birbirimizi karanlığa, ıssızlığa itmeden gelin kıymetimizi bilelim...
“Bir türkü duyulur... Gecede başka türlü, gündüzde başka türlüdür. Çocuk söylerse başka tatta, kadın söylerse... Genç söylerse başka türlü olur, yaşlı söylerse... Dağda söylenirse başka, ovada, ormanda, denizde başka türlüdür. Hep ayrı ayrı tattadır. Sabahleyin başka, öğle, ikindin, akşamlayın başkadır.”
Türkümüze kulak verelim... Keyifli okumalar... :)