İyi akşamlar sevgili 1k ailesi,
Geçtiğimiz ekim ayında kitap fuarından 5 tane Tarık Tufan kitabı almıştım. Hem burada hem de instagramda karşıma sık sık çıkınca merak edip aldım. Iyi ki almışım. Keşke tüm eserlerini alsaymışım.
Bu bir inceleme değil bana göre, bir iç dökme. Çünkü inceleme diyebilmemiz için uzun uzun araştırmalar yapmış olmam gerekiyordu. Sayısal veriler, kitap hakkında diğer yazarların düşünceleri vs... Üstelik inceleme dediğimiz de öyle bir kaç dakikada yazılmaz. Burada özenle yazılmış incelemeler var, gerçekten büyük emek istiyor. Ben sadece fikirlerimi yazmak istedim.
Gelelim yazma sebebime: Yazarın 5 kitabını okudum ve artık bir yorumu hak ettiğini düşündüm. Ayrıca artık tarzını da anladığıma göre hakkında yazabilirim.
Sabahattin Ali, Stefan Zweig, Fernando Pessoa, Rasim Özdenören ve John Steinbeck'ten sonra severek okuduğum yazarlar listesine Tarık Tufan da girmiş bulunmakta.
Tarık Tufan; o kadar yoğun, o kadar derin, o kadar şeffaf, o kadar naif yazıyor ki okumaya doyamadım.
Günlük hayatın koşturmacasında artık sıradanlaşan kutsallarımızı anlatıyor, eserlerinin genelinde olduğu gibi.
Kendine ait bir hayatın var. Bir ailen. Bir işin. Dostların. Yaşayıp gidiyorsun işte herkes gibi. Sonra bu kadar rutinin içinde birden aklına; bu yağmurda dışarıdaki bir evsiz geliyor, sabah çöpleri atmak için çıktığında çöpten ekmek toplayan kadın geliyor, günlük sorumluluklarını bitirmiş olmanın rahatlığıyla kahveni içerken evinde açlıktan ağlayan çocuk ve çocuğun gözyaşlarına dayanamayıp kendini asan baba geliyor, sırf dinleri ve dilleri farklı diye katledilen insanlar geliyor. İçtiğin kahve boğazında kalıyor, yutkunamıyorsun. Delirmemek elde değil!
Sonra oturup bu hayatın anlamını, anlamsızlığını, acımasızlığını düşünüyorsun.
Bu kadar acı varken; o vitrindeki