·520 syf.··Beğendi
···Okunma: 22 Ocak 2019 21:55 Seni kimse anlayamaz Martin Eden. Kimse! Seni okuyan binlerce, yüzbinlerce kişi dışında kimse!
Bir temsil/örneklem mi yoksa gerçekten yarı otobiyografi mi? Ben her ikisini de fazlasıyla karşıladığını düşünüyorum. Martin Eden sadece Jack London’un sudaki yansıması olamaz, olmamalı. Yaşadığını düşünüyorum. Elimde değil. Fikirleri, fevriliği, coşkusu, hayalleri, enkazları, sınıfsal duvarlara karşı zırh gibi kuşandığı egosu, hayal kırıklığı ve aşkın güzelliğine olan tuhaf biatı...
Bir örneklem olduğunu düşünüyorum çünkü; Martin Eden aslında aynaya baktığında mensubu olduğu sınıfın özelliklerini, mecalsiz bağnazlığını ayrıca fiziksel yansımalarını taşıyor. Martin Eden bir bağnazdı. Nasıl olmasın? Bağnaz olmalıydı, sefil hayatları çekilir kılan; ayrıca düşünme, sorgulama ve aydınlanma yetilerini körelten en önemli unsur bağnazlık değil de nedir? Yirminci yüzyılın işçi sınıfı içerisinde bulunan bağnaz ve kör biri olmalıydı! Tapınma ve biat heveslisi kitleler olmalılardı; çalışmaktan, yorgunluktan ve sefaletten hayatın dinamiklerini, fikir dünyasının evrimini keşfetmemelilerdi! Tıpkı günümüzün orta kesim diye adlandırılan şuursuz insan yığınları gibi! Günümüzde insanları kör etme ve uyuşturma işini medya üstleniyor. Popüler kültür öğeleri ile işçi sınıfı kesimine denk gelen kitleleri oylama işini oldukça başarılı şekilde yürütüyor. Fakat 20. yy’ın başlarında medya araçları bu gücü yerince kuşanmış değil. Onun için işçi kesimi daha sefil, daha yorgun ve daha bağnaz olmalı, en azından buna zorlanmalı!
İşte Martin Eden’inimiz bu gerçekliğin içinde, bütün bunları anlatan bir ayna, bir temsil olarak bize merhaba diyor. Çalışmaktan uyuşturulmuş hayatında bir aydınlanma ve kendini yaratma çabasına girişirken tanıyoruz onu. Ruth’a olan hayranlığı ve aşkı ona büyük bir ışık gibi görünüyor. Işık hem de ne ışık! Gözünü açmaya çalışırken aslında tekrar kör oluyor. Çünkü kabul etmese de aslında onun fikirlerine zorla nüfuz eden bir tapınma güdüsü var. Uzun bir süre bu güdüyle kitaplara sarınıyor. Adeta bir ibadet onunkisi. Aşk tanırısına, onun değimiyle ise güzelliğe ulaşma çabasıyla kitaplara koşuyor. Güzellik için ilk adımı başarıyla geçiyor. Martin Eden artık güzel konuşabiliyor. Bu sayede kültürlü olmanın fiziklsel görünümünü kuşanmış oluyor! Işığı bir kere görünce ise onun yolundan dönmemesi gerektiğini, çünkü güzelliğe ancak böyle ulaşacağına inanıyor. Spencer ve onun agnostik fikirleri onu derinden sarsıyor; Kant’la, Lock’la, Nietzsche ile tanışıyor. Sosyalizmin mücadelesini sosyalistlerden dinliyor, Cumhuriyetçiler ve Demokratların alanlarını keşfediyor. Kendini bir kalıba sokamıyor. O güzelliğin peşinden koşarken, bilgi ve fikirlere aç beynini doyurmuş, genel geçer fikirlere gardını almış, sınıfların kendi içlerindeki dogmatiklerini keşfetmiş ve tüm bunlardan tiskinmiş bir birey olarak bireyselciliğe tutunuyor. Olgunlaşmış aç zihnini bir daha aynı kalıplara sokmaktan korkuyor ve güçlülerin dünyasındaki köle olmaktan kendini sakınıyor.
Hangi yüzyılda yaşarsa yaşasın Martin Eden’in yaşayan bir karakter olduğunu her bir satırda, her bir cümlesinde tekrar tekrar özümsedim. Sırf Jack London’un yansıması olduğu için değil, Martin’in güce olan önlenemez tutkusu ve insanî zayıflıkları onu gerçek ve yaşayan bir karakter yapıyordu. Güce, özellikle entelektüel güce inancı o kadar sağlam ki sürekli bundan beslenerek; kendisine sonsuz bir güven aşıladı. Biyolojik yasalara olan tutkusu, onu hayatın güçsüzü ezip geçtiği konusundaki gerçekliğine sıkı sıkıya tutundurdu. Çalışan kölelerden olmaktan sonuna kadar kaçındı. Yazılarına, makalelerine, hikayelerine çoğu zaman sermaye gözüyle bakmak zorunda kaldı. Doğal bir sonuç. Para kazanmalı, karnını doyurmalı, saygınlık ve itibar kazanarak sevdiği kadınla evlemeliydi. Kalemi ise bütün bunlara ulaşmak için kullanacağı en büyük araçtı.
Neden karnımı o zaman doyurmadınız diye sordu sürekli. Her şeyini kaybettiğini sandığı sırada başarı dört yanını kuşatmışken. Oysa tam o sırada vazgeçmişti her şeyden; yazmaktan, sevmekten, ünden, gelirden hatta yaşamaktan. Açlıktan kıvrandığı zamanlarda yazdıkları şimdi ona her şeyi kazandırıyordu. Herkes onu yemeğe davet ediyor, onunla tanışıyor, kitaplarını okuyordu. Peki açlıktan kıvranırken neredeydi bu insanlar? Okudukları hikayelerini, kitaplarını kirasını ödeyemediği daktilosuyla, açtlıktan tükendiği küçük odasında yazmıştı. Hiç biri o zaman yoktu. Nefret etti hepsinden. Tartışmadı hiçbiriyle. Gülümsedi ve sordu sadece? Ben açken siz neredeydiniz?
Aslında Martin Eden’i anlaymaya çalışmak belki beyhude bir çaba. Çünkü bu eserin aynı zamanda bir yarı otobiyografi olduğunu biliyoruz. Burada çevirmen Levent Cinemre ve Kültür Yayınların’a teşekkür etmek gerekir ki Martin Eden’in her adımının Jack London’un hayatıyla nasıl bir paralellik çizdiğini bize titizlikle anlatmayı eksik etmemişler. Bir yazarı kendi karakteriyle keşfetmek harika bir duygu özellikle o karakter kendi hikayesini anlatıyorsa bu müthiş bir ayrıcalık. Tutkulu bir genç adamdı Martin eden, hayal kırıklığını bireseyciliğinin çöküşü izledi. Trajik ve çarpıcı sonu derinden bir etki bıraksa da Jack London’un böyle bir hayal kırılığı ile hayata veda etmeyişi tesellim mi oldu pek emin değilim. Kendimi büyük bir tokat yemiş gibi hissediyorum. Martin Eden’in bende bir iz bırakacağına ise eminim.