kitabı okumadan bir kaç saat evvelinde arkadaşlarla engellerin getirebilecek farklı deneyimlerini de görmeliyiz ve
Beethoven’in tamamen sağır olarak 9. senfonisini bu dönemde bestelediğini 7 Mayıs 1824’te bestesinin ilk seslendirişini duyamadığı halde orkestrayı yönetmiş ve alkışları duyamasa da ayağa kalkmış insanların el çırpmalarını, şapka sallamalarını derin bir sessizliğin içerisinden izleyebilmiştir..
dememizin üzerine bilgi ile ) ( bu kadar kronolojik konuşmadık havalı durmasın inceleme yazarken ayrıca baktım bilginize :)) ) Kitapta geçen bu paragraf özellikle dikkatimi çeken bir bölüm oldu;
'Tıpkı deneyimli bir müzisyenin bütün sesleri ve bunların birlikteliğini duyabilmesi için sadece notalara bakması yeterli olması gibi ben de satranç tahtasını taşları ile birlikte iç dünyama yansıtmıştım.' diyordu.
dahası..
Hislerin yansıtılma tarzı psikolojik olarak üzerimize sinen bir etki ile aktarılması kendimizi kitabın içinde bulmamıza sebep olurken ;
Baş rollere vermiş olduğu karakterler (temsili semboller) yaşadığı dönemin faşist yapısında oluşan tiplemelerle; onların yaraladığı ruhun çekmiş olduğu sancıların sesini kulağımıza sindirdi.
-yatak örtüsünden satranç tahtası
-ekmek kırıntısı'ndan satranç taşları
çaresizlik icat oluşturmasında ne yapsın..
Son olarak kitapta hoşuma giden bir ifade ile sonlandırıp sorayım
' hiçliğin kölesi olmak.. '
-hiç bir şey olmadan her şey olduğunu zanneden;
Dünya Satranç şampiyonu Czentovic mi ? yoksa
-herşeyleşerek hiçleşen
Dr. B. misin?