504 syf.
·7 günde·9/10
Bu kitabı okuduktan sonra eğer olaki yemeğe oturursanız hatta su bile içerseniz 40 sefer düşünebilirsiniz. Kitap o kadar çok bilgi içeriyor ki bir süre sonra Soner Yalçın’ın bu kadar bilgiye sahip olup hayatta olması beni derin şüphelere düşürdü. Neyse bunu geçelim.

Kitap Cesur Yeni Dünya’dan sonra okuduğum bir kitap oldu güzel tesadüf. Burda bitmiyor, CYD’de de anlatılan dünyanın neredeyse bir adım gerisinde olduğumuzu bir güzel anlatıyor kitap. Şu an Türkiye’de 10 kişiden birisinin antidepresan kullanmasının,çeşitli bir sürü psikolojik problem yaşamasının, fıtık, diyabet, üstüne hastalığın sebebinin tam olarak bilinmediği hastalıklar vardır(fibromiyalji, ibs vb. depresyonda sayılabilir) bunları neden yaşadığımızı şu şekilde anlatmış; “İnsan yediği şeydir” sözüyle. Organik besleniyorum diye havasından geçilmeyen insanların bile aslında yıllar önce genetikleri değiştirilmiş tohumların büyümesinden meydana gelen besinleri yediğini, hatta bu organik sertifikasını almak için de yine paşa paşa gidip ABD’de den sertifika alınması gerektiğini bilmeyenlerin kendini avutma şekli.

Yani iki ucu ateşli değnek. Hazır gıdadan kaçsan organik pazarının içine zaten ettiler. Her sene biliyorsunuz birkaç besin TV’de aynı anda internette ünlü oluyor. Yararları keşfediliyor. Bütün diyetisyenler, prof. denilenler reklam yapmaya başlıyor. Halbusemki onlar içindeki bütün faydalı hammaddeleri alındıktan sonra bize posası yedirilen çöpler. Son zamanlarda örneğin; zerdeçal, chia, ejder meyvesi vb vb. bir sürü şey sayılabilir. Bunları bize sattıktan sonra organik tohumları da kendi ambarlarında saklıyorlar ve nüfusun bu %1’i dediğimiz kesim bunlara erişebiliyor sadece.

Biz de her hastalandığımız da hastanelere koşalım böyle işte. Sistemin yetiştirdiği doktorların eline düşüyorsun, etrafınıza bir bakın kaç tane eczane deposu gibi yaşayan insan var. Doktorlar da ilaç sektörlerinin onlara verdiği eğitim kadar doktor. Hiç biri size alternatif bir çözüm sunamaz çünkü onlar sadece ilaçları ve vücuttaki etkilerini öğrenmiştir. Sizin bu ilaçları kullandıktan sonra iyileşebileceğinizin garantisini kimse veremez. Üstelik önemli hastalıklar için olanlar için değil bunlar sadece en basit soğuk algınlığı, vitamin-mineral takviyeleri bile içerdiği katkı maddeleri ve yol açabileceği yan etkileriyle sizi fazlasıyla hasta etmeye zaten yeterli. Sokakta kaç kişiye sorsanız kronik depresyon, yorgunluk, uygunsuzluk vb hastalığa muzdariptir.

İlaçların reklamı yapılamaz bilirsiniz. Onu bile nasıl reklam yapacağını bilen adamlarla mı aşık atıyorsunuz. Aklıma gelen bir kaç yapım; Take Your Pills(Netflix[Ritalin]), Mr. Robot(Lustral, Adderall) vb. aklıma gelmeyen ve izlemediğim bir sürü yapım var. Özellikle Take Your Pills’de Adderall’in ne denli yan etkileri, bağımlılık yarattığını, uzun süreli kullanımda vereceği zararı, kokain benzeri bir madde olduğunu savunur fakat kullanan gençlerle röportajları araya sıkıştırdığında hepsi ilaca ne kadar şükran etse, onsuz yaşayamayacağından, hapı aldıktan sonra beyin güçlerinin(biri resim yapmay başlıyor hatta) arttığından bahsediyor. ekşi sözlük’te de bol bol reklamı var. Zaten ilaç reklamı böyle yapılır ben kullandım şöyle oldum dediğin an karşısındakinin beynine kazınmıştır zaten o. Ee bu ilaçların geliştirilme-araştırılma sürecinde bunlara fon veren şirketler, daha sonra onayı veren şirketler de malumunuz hepiniz biliyorsunuz. Bu reklamlarının yapılmasını sağlayan da yine aynı insanlar. Son zamanlarda Türkiye’de duydum ben ilk kez ama biliyorsunuz; “hasta garantili hastane projesi” var. Şu cümleyi okuyan zaten “noluyor lan o neymiş öyle” demesi lazım. Kıssadan hisse; ürün biziz, ürün insan. Önce sizi hasta ederler sonra size ilaç verirler, sonra bu ilaçları yan etkisi baş gösterir, döngüde başa dönersiniz.

Bazen düşünüyorum belki de bu kadar salak olmamızın tek sebebi cidden beslenme şeklimizdir. Biz de övünelim Türk mutfağımızla. Hangimiz yılda 20-30 çeşit yemekten fazla yemek yiyebiliyoruz. Bunları yaparken hangi yağları, suyu, katkı maddelerini kullanıyoruz?
Anneler-babalar çocuklarını marketten aldıkları abur cuburlarla zehirlerken nasıl da mutlular ama?

Aslında tarihteki en büyük cehalet çağı şuan yaşanıyor ve farkında olmadan akıp gidiyoruz hiçliğe.