Saklı Seçilmişler (Siz Onları Değil, Onlar Sizi Seçti)

·
Okunma
·
Beğeni
·
17917
Gösterim
Adı:
Saklı Seçilmişler
Alt başlık:
Siz Onları Değil, Onlar Sizi Seçti
Baskı tarihi:
Ocak 2018
Sayfa sayısı:
504
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052981900
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi
Bir film düşün.
İlk sahne sıradan bir olayla başlar.
Film ilerledikçe gelişmelere inanamazsın.
Dehşete kapılırsın.
Film biter. Etkisinden kurtulamazsın.
Korkarsın.
Bu kitabın yazım sürecinde ben bunları yaşadım.
İlk sahne:
Altı yıl önceydi.
Medyaya her cümlesi yalan olan bir haber sızdırıldı.
Peşine düştüm..
504 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

"BU KİTABI OKUYUNCAYA DEK, DiLEDİĞİNİZCE DOYA DOYA YİYİN , İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !!"

Evet bonibon sever kardeşlerim ve "HEY GİDİNİN APAYRILARI" ..Alayınıza selam olsun .. Yine uzun bir inceleme olacak .. Dediler ki uzun yazma az kısa tut..Ama böyle bir kitabı kısa bir şekilde size anlatmam imkansız .. Hani cidden imkansız .. Şu inceleme altında size anlatacaklarım kitabın % 2 ' sini falan ancak verecek ama emin olun merakınızı da cezbedecek .. Bu kitabı , kitap fuarında türlü çingenelikler yaparak arşive kattım .. Atatürkçü Düşünce Derneği de satıyordu..4 lira daha ucuz deyince hemen oraya dadandım tabii ..2 masa üstü takvim , bir dolu ayraç falan ..Kaçar mı ? Kınamayınız !! O 4 liralar birikip nice 4 bira parası ediyor inanamazsınız .. Her işin başı iktisat.. Ne demiş eski GADDAR Türk atalarımız : Sıçanın sidiği değirmene kardır ( AĞIZ BURUN KIVIRMA BENİ KENDİNE BULAŞTIRMA !!) ... Şimdi şuraya kadar okuduğunuz bu girizgah ile bakın bir de güzel atasözünü silinmemek üzre beyninize nakşettiniz .. Yazarla devam edelim .. Biliyorum ki bazılarınız muhalif olmasından dolayı pekte sevmiyor bu adamı .. Olabilir ! Normaldir ! Ama karşıt fikirleri de okuyun derim .. Zaten biraz sonra anlatacaklarımla sanırım okumak isteyecekseniz ..

İncelemeye bir şehir bir de ülke ile başlayalım .."KIRŞEHERDEYİZ!"
Ne var burda ?
Burası esasen Osmanlının ilk günlerinde , hatta ondan da öncesinde Ahiliğin can damarının attığı bir merkez .. Günümüz kooperatif ( together as one su getir kezban tribi... bir elin nesi var iki elin sesi var , yardımlaşma falan fistan gülistan..) zihniyetinin temellerinin çook önceden atılmış hali burda uzunca müddet hayat bulmuş.. Hala da soluk bir nabızla atıyorsa da devam ediyor ..
Şimdi bir de aklınıza Hollanda'yı getirin ..Ne geldi aklınıza ? Laleler ! Başka ? Red Light District =P Başka? E hadi müzeler falan .. Bakın ben size sayayım Hollanda denince akla gelmesi gerekenleri ..

*Hollanda süs bitkileri ihracatında dünya birincisi... (AL SANA LALE ! OSMANLI DEDELERİMİZ GİBİ SARAYDA YETİŞTİRİP SEYRETMEMİŞLER...)
*Sebze ihracatında dünya birincisi...
*Süt ihracatında dünya üçüncüsü .. .
*Kırmızı et ihracatında dünya dördüncüsü...
*Sıvı-katı yağ ihracatında dünya dördüncüsü...
*Tarım ihracatında dünya ikincisi...

Biz sanırım tarım ülkesi olarak adlandırılıyorduk bir zamanlar değil mi? =))

KONYA KADAR YÜZÖLÇÜMÜNE SAHİP BİR MEMLEKETTEN BAHSEDİYORUM ! ALOO!!! Nasıl oluyor bu ? Nasılını anlatayım .. Bu gavur kısmı herşeyi ilime bilime dayandırdığı , yağacak olan yağmura sebep Nisan ayında yağmur duasına çıkmadığı için her işleri sistematik biliyorsunuz ..Ar- Ge denilen kavramı biz henüz bilmiyorken bu gavur oğullarından Michael Sandown adlı bir amca 1800'lerde bizim topraklara geliyor ..Kayseri, Sivas, Niğ­de, Nevşehir ve Kırşehir' de incelemeler yapıyor .. Bir bakıyor ki bizde Ahilik diye bir kavram var .. Kısaca herkesin üstlendiği bir iş gücü ve sahası mevcut tarımda.. Bundan baya baya etkilenip geri dönüyor Hollanda ' ya...Kooperatifleri kuruyor.. Sonuç : YUKARDA YAZDIKLARIM .. Ha ama Osmanlı ' da boş durmuyor tabii!! Hakkını yemeyelim .. 1850lerde bakın Osmanlı ne tip önlemler alıyor ..
*Çoban , evet yanlış okumadın ÇOBAN İHRACATINA (?!?!?!?!) yasak getiriliyor ..
*Sakız çiğnenmesi yasaklanıyor..
*Kadınların kaymakçı dükkanlarına girmeleri yasaklanıyor ..( Abdülaziz ' in çekirge fermanı var yazsam bir tane nefes alan kalmaz aranızda .. Kafadan totaliniz imamın kayığına binersiniz .. yazmayayım =)) )
Ben, Tuco Herrera ki bakın ben yani.. Böyle İŞSİZLİK GÖRMEDİM !Neyse geri dönelim , konu dağılmasın .. Laleyi zaten bizden aldıkları bir sır değil .. Peki ya angora kazaklarının macerası ? Şimdi İngilizlerin diye bilinen bu kazakların isminin esasen Ankara Tiftik keçilerinden geliyor olması ? Nasıl diye sormayın .. Yukarda KABAK gibi duran lale örneğinden yola çıkarsanız taşlar yerine oturur .. Sadece bu mu ? Bu bizim vurdum duymazlığımız diyelim ve bir başka konuya geçelim .. Köy Enstitüleri ..

Korkudan Korkmak incelememde (#27268771) üstü kapalı da olsa bahsettiğim için uzun tutmayacağım .. En büyük amaçlarından biri modern tarımın ne olduğundan habersiz Türk insanına tarımı öğretmek , köy yerinde eğitim vermek olan bu kuruluşların Adnan Menderes ve saz arkadaşlarının tekerine çomak soktuğu için kapatıldığını bilmem biliyor musunuz ? Bizim için cidden büyük bir kayıp..Hem eğitimsel , hem tarımsal boyutta .. Kapatılma sebebi mi ? Bir tanesi için ileri sürdükleri bahaneyi yazayım buraya ..

"Hasanoğ­lan Köy Enstitüsü'nün müzik salonuna havadan kuşbakışı ba­kınca 'orak' şeklinde!" Yani burda komunizm propagandası yapılıyor .. Kızlı erkekli eğitim veriliyor .. Namus ve din elden gidiyor .. Bu topraklarda McCarthycilik modası asla bitmez tükenmez ASLA GEÇMEZ! Yapılacak iyi şeylerin hepsinin yolunu komunizm şiarı ile kesmek bizim örf ve adetimiz olmuş .. Sonuç olarak tüm bunları diye diye sonuçta tarımı bitirdiler .. Ve bakın samanı Uruguay' dan , eti Sırbistan' dan ithal eder hale geldik .. Mercimeğin anavatanı Anadolu ! Kanada bizden aldığı mercimeğin genleriyle oynayıp soğuğa dayanıklı bir başka tohum elde etti .. Bugün mercimekte ve pek çok tahılın ihracatında Dünya' da tekel ..Bugünlerin temelleri 1950 lerde Menderes hükümeti döneminde yapılan ikili antlaşmalarla atıldı .. Aldığımız ve üzerinde "uzanan ellerin" olduğu süt tozu tenekeleri ile bize yaptıklarını belirttiğim incelememde yazdım.. Peki bunların ardında esasen kim/ kimler var? Oltadaki Balık Türkiye diyen Rockefeller sülalesi , DuPontlar ve 8 - 10 büyük TRÖST sahibi .. Rockefeller 'ları az çok biliyorsunuz .. Dünya' da petrol ve petrolle alakalı tüm yan sanayiinden Gdo lu ürünlere , psikolojik savaş araştırmalarından tutun da AMERİKA MERKEZ BANKASI - DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ - BİRLEŞMİŞ MİLLETLER gibi pek çok oluşumun sahibi (ya da bunların ardındaki görünmez el ).. CIA 'i bir dönem fonladığı su götürmez bir gerçek.. Ve ne diyordu kendisi : ""Sahip olmak hiçbir şey­dir; kontrol ise her şey. Eğer ülke hükümetlerini kontrol etmek istiyorsan, ülkedeki tekelleri kontrol etmeli, eğer uluslararası tekeller veya karteller kurmak istiyorsan bir dünya hükümeti kurmalısın.. "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!"

Gelelim Dupontlaraaa.. Rockefeller nasıl ki bir petrol tröstü ise , bu sülalede barut ve patlayıcıda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tekeli en büyük tröstü..Bakın yaptıklarından birkaçını sayayım ..

*Birinci Dünya Savaşı'nda müttefik ordularının toprakların­dan ateşlenen barutun yüzde 40'ı DuPontlar tarafından üretildi.
*İkinci Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası DuPont fabri­kasında üretildi..
* Tokyo'da evler tahtadan olduğu için bombardımanlarda gereken verimi alamadıklarından dolayı Napalm olarak bilinen yangın bombasını bu amcalar ürettiler.Yani Tokyo katliamında kullanılan Napalm Bombasının mucidi de bu adamlar ..Sadece son 2 madde itibari ile 500BİN insan katlettiler Japonya' da .. Ve seneler sonra Dupontların Japon Expo Ticaret Fuarı'nda sattığı ürün ne biliyor musunuz ? ATEŞE DAYANIKLI TEKSTİL ÜRÜNLERİ !!! Bunu JAPONYA GİBİ BİR YERDE YAPABİLİYOR ADAMLAR !! Heriflerdeki caniliğin , küstahlığın boyutlarını anlamanız açısından da biraz uzun yazıyorum .. Buraya kadar okuyanlar zaten bana lazım olan kesim ..

Şimdii.. Biri PETROL ,diğeri BARUT ve Patlayıcı Tröstü iki sülale ..Bu insanların bizim yediğimiz gıdalarla ne alakası olabilir ? Tohumculuk (ve araştırmalarında ) , her türlü ilaç sanayiinde ( tarımsal - bitkisel , insani ve hayvansal) , petrolde , insanlara sağlanacak kredilerde sürekli DİRSEK TEMASI ile çalışan bu insanların amacı ne ? Soner Yalçın bu kitapta bir yerde aynen şunları diyor ..

"Bir taşla kaç kuş vuracaklar:
ı) Tohumlarını satacaklar...
2) Tohumlarını kullananlara gübre ve ilaç satacaklar...
3) Tohumlarını ekenlere petrollerini satacaklar...
4) Parası olmayanlara kredi verecekler...
5) Bu tarım felaketi sonucu hastalananlara ilaç satacaklar... Hep aynı soruyu tekrarlayacağım:
Tüm bunları Rockefeller gibi küresel şirketler SADECE PARA KAZANMAK İÇİN Mİ YAPIYOR? Ülkeleri boğazlarından kendilerine bağlamak için mi yapıyor? Başka? .
Hastalık saçan "ölüm tohumlarının" dünya tarlalarına dağı­tılmalarının gizli amacı yok mu?
Evet, bu kitabın yazılma amacı işte bu soruya yanıt bulmak­tır..."

Birbirleri arasındaki bağları okudukça delirmemek elde değil ..

Bu işleri çok uzun müddettir takip eden , araştıran biri olarak sadece şunu söylüyorum sizlere : BU KİTABI OKUYANA KADAR DiLEDİĞİNİZCE , DOYA DOYA YİYİN İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !! ZİRA BİZİ TEK KURŞUN ATMADAN HEM FİZİKSEL HEM DE İKTİSADİ YÖNDEN TAKIR TAKIR ÖLDÜRÜYORLAR ..

Biliyorsunuz Ramazan Bayramı kapıda ...baklava alacaklar ..HUUUU!!! Baklavanın içinde gördüğünüz ve antep fıstığı sandığınız o yeşil partiküllerin aslında dondurulduktan sonra çekilmiş ve düşman hatlarının ardına sızmış ajanlar misali yufkaların arasına girizgah yapmış bezelye ve mercimek olma ihtimali olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi bilmem ! E madem kuruyemiş dedik ...

Bonus da Ersen ve Dadaşlardan gelsin ..

BAHÇEDE KURUYEMİŞ ! KİM YEMİŞ KİM YEMEMİŞ ?!?!

https://www.youtube.com/watch?v=LZGnYO6upyQ

(Bu arada girişteki CİĞERİ SÖNÜK KLAVYE ÖMÜRDEN HER DİNLEYİŞTE 5 SENE ÇALIYOR !!)

ESEN KALIN , İŞSİZ KALIN !!
504 syf.
·34 günde·Beğendi·10/10
Yazarımız diyor ki: “Bir film düşün. İlk sahne sıradan bir olayla başlar. Film ilerledikçe gelişmelere inanamazsın. Dehşete kapılırsın. Film biter. Etkisinden kurtulamazsın. Korkarsın.”

Bende diyorum ki: “Filmin size tanıdık olduğunu ve gerileceğinizi, korkacağınızı bilmenize rağmen Pandora’nın kutusunu aralama dürtüsünün size hâkim geldiğini düşünmenizi isterim. İşte benim içinde böyle bir şeydi, kitabı elime aldığımda beni bekleyenleri az çok bilmek ve bilmediklerimi öğrendiğimde de ne derece tepki vereceğimi görmekti merakımın çoğunu işgal eden bu duygu.

Kitabi ilk elime aldığımda, bir elimde duran ve beni konu olarak daha çok kendisine çeken Vatikan (José Rodrigues dos Santos) Saklı Seçilmişleri bir, en fazla bir kitap ertelememe sebepti. Muhakkak okumam konusunda bir arkadaşımın da tavsiyesine uyarak başladığımda, kendisinin de bu hususta ne kadar haklı olduğu kanaatine vardım.

GELELİM KİTABA ve GÖRÜŞLERİME…
Bu kitabı okuduktan sonra, yorum yapıp yapmayacağım arasında ikilemde kaldım. Bir yanım yap, bir diğer yanım ise yap ama destekli yap diyordu. Yap diyen yanım, aklıselim davranarak, elinden geldiğince düşünceni ve içeriğini aktar diyordu. Ya diğer yanım? Tufanlar koparıyor ve öyle bir yorum yap ki, gelmiş geçmiş ve bugün hala etkin olarak görevde olan tüm insanlara en ağır şekilde ver veriştir diyordu. Eğer yorum yapmazsam bu eseri okumuş olmamın ne anlamı olacaktı ki?! Ben iyi olan tarafı dinledim ve olum bir şekilde biraz kitaptan birazda benden katarak bir şeyler karaladım. Aşırı agresif ve eleştirisel bir yorum yaparak burada farklı düşünceden olacak insanları da kışkırtmak istemedim. Sanmayınız ki korktuğumdan ya da çekindiğimden. Hayır, tam aksine! Onlarında bunu okuyarak biraz olsun olanlardan haberdar olmasını ve belki de konu hakkında bilinçlenmesini istedim. Belki bu sayede dikkatlerini çeker, bu gerçekten muhteşem ötesi araştırma kitabını okumalarına sebep olurum diye düşündüm. Evet, gelelim sadede…

Yazarımız çok güzel bir yaklaşımda bulunarak, konuya ışık tutacak şekilde bu organizasyonun aktörlerini, aktörlere koruma kalkanı olan ülkeleri ve bu ülkelerde yaşayan önemli şahsiyetleri bir bir kaleme almış. Para ve gücün kontrolünü elinde bulundurarak, elit şahsiyetler ve aileler dışında olan tüm insanlığı kontrol altına alabilmek adına, ABD ve AB destekli küresel baronların daha çok kazanç hırsı ile kurduğu kirli bir düzen ile karşı karşıyayız. Bu kirli çıkar ilişkileri öyle bir yapısal düzene sahip ki, her ülkede yerleşik yerel işbirlikçi patronlar ve politikacılar ayarlanarak veya bunları destek ile iktidara getirerek kurulmuş hükümetlere kadar uzanabiliyor (Not: Bakınız günümüz kabinesi ve iş adamları…). Böylesi bir organizasyonu bir araya getirir de rahat durur musunuz? Elbette kendinize yeni düzende destek vermek için Dünya Bankası, IMF ve Dünya ticaret örgütü adlı örgütleri finanse ederek kurar ve onları da bu küresel oyuna dâhil edersiniz. Bu gibi dünya çapında örgütlerin tek amacı, ulus devletleri sonlandırmak, o ülkelerin tarımını bitirerek insanlarına zehirli kimyevi gıda ürünleri yedirmektir. Tüm yapılan bu uygulamaların aslında farklı bir amacı vardır! Bu örgütlerin tek amacı para mı? Her şey para demek mi? Hayır, hayır! Her şey beklenenden de ötesi bir amaç için…

Eğer benim paylaşımlarımı sıklıkla takip edenleriniz varsa ben gerek paylaşım, gerek yorumlarımda hatırlarsanız hep bir nüfus popülasyonundan bahsederdim. Yazarımızda bu kitabını yazarken, bu gibi dünya çapında hizmet edenlerin amaçlarını deşifre etmek için peşlerine düşmüş ve kendince sonuca ulaştığında da adeta dehşete kapılmıştır. Ülkemiz ve dünya üzerinde yaşayan düşük gelirli insanlara kasıtlı soykırım yapılarak, onların gözünde biz fakirleri gıda ile öldürmek istiyorlar. Bizleri günlük yediğimiz yiyeceklerle, kullandığımız eşyalarla ve yasal olan zorunlu aşılarla kısırlaştırıyorlar. Gebelik sürecini ciddi manada etkileyen GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) mısır üretip dünya piyasasına sürerek, tarım ve gıda firmaları ile doğumu kontrol altına almak ve kontrol altına alınan doğumdan dünyaya gelen çocuklarımızın da ömrünü belirlemek çabasındalar. Yetmedi piayasaya sürmüş oldukları sözde kolesterol haplarıyla aracılığı ile de biz insanların cinsel hayatlarını bitiriyorlar.

Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Nazi Almanya’sı, Almanya’nın 1933 ile 1945 yılları arasında, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idaresi altında dünyaya salınan korku ve İkinci Dünya Savaşı geldi aklıma. Biliyorum, ne ilgilisi alakası var diyorsunuz. Fakat bu benim aklımdan geçenlerden ve onlardan daha öncesine kadar gidiyor. Evet, daha derine gitmeden, bu iki büyük savaşın finansörlerinin yine bu elitler olduğunu ve özellikle bu ürünleri imal eden, dünya çapındaki yiyecek ve ilaç firmalarının Adolf Hitler’in destekçisi olmalarının bir tesadüf olmadığını yazacağım size! Adolf Hitler asla tek başına bir Adolf Hitler olmadı. Onun böylesi bir Tiran olmasına sebep olan kişiler ve etkenler vardı. O bu sahnelenen oyunda sadece bir baş aktördü. Peki, dünya üzerinde bu yaşananlar sizce sadece bir tesadüften mi ibaret? Dachau, Bergen-Belsen, Buchenwald, Sachsenhausen, Auschwitz-Birkenau ve diğer yerlerdeki toplama kampları ele geçirilene dek, o zaman diliminde devasa gaz odalarında insanlar topluca infaz ediliyordu. Bugün? Bugün ise devasa gaz odalarına artık gerek yok. Bu küresel elitler tüm bunları gıda terörü ve sağlık sistemi ile yasal yollardan biz insanları yok etmek için vekilleri aracılığı ile yapıyorlar. Yeteri miktarda parası olmayan fakir insanlar ise düzenli ve sağlıklı beslenemediği için ölüyorlar. İşin özü şu ki, bu katliamcılar kendileri için “Novus ordo seclorum”, yani; yeni dünya düzeni’ni kurma peşindeler.

Ülkemizde birçok insanın zihninde sadece zeytin ağaçlarının kesilmesi hadisesi yer edinmiş ve kalmıştır. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ile ülkemiz topraklarında başlayan büyük tarımsal kıyım ile ileriye dönük ciddi öneme sahip milli stratejik tarımı adeta el birliği ile yağlı urganda astılar da gömeni olmadı. O dönemde teknolojik gelişimi iyi takip eden ABD ve AB, endüstriyel tarımı keşfetmişlerdi ve her daim pazar payında hâkimiyeti bir diğerine kaptırmak istemiyor ve ellerinde olan üretim fazlası malları satmak için yeni pazarlar keşfetme çabasındaydılar. İşte Türkiye bu yeni pazarın içerisinde yer alıyordu. İşte size öne çıkan sonuçlar; Türkiye’nin 1980’lerde tarım ihracatı 2 milyar, ithalatı ise 51 milyon dolardı. Fakat ithalat 1999’da 3 milyar 93 milyon dolara ulaştı. Bugün ise ithalat 16,5 milyar dolara ulaştı. Fakat ne Özal nede Erdoğan bu konuda eleştirilmedi.

Üretimde tarımsal ürünlerimiz bize yeter diyen Türkiye, yaptığı yanlış politikalar sonrasında akla gelebilecek her türlü tarımsal ürünü ithal eden bir ülke halini aldı. 16 yıldır görevde olan iktidar ise bu politikayı ve Türk tarımına ihaneti halen sürdürmektedir. Dikkatinizi buraya verin güzel insanlar!!! Ülkemiz göz göre göre, kasıtlı olarak bir felakete sürükleniyor ve yok olmaya doğru gidiyor. Bunu fark eden küresel zehir tacirleri de elbette bunun için elinden geleni yapıyor. Bu durum sadece Türkiye’de ülkemiz topraklarında değil, Güney Kore ve Japonya’da da var. Burada hayatlarını zor şartlar altında sürdüren insanlar evlerinde değil dışarıda yemek yiyorlar. Bunun başlıca nedeni ve sebebi ise evde yemek yapma maliyetleri artık dışarıya göre çok çok daha pahalı olduğu için.

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama bunun Türkiye’de de geri kalır yanı yok. Burada amaç bizlerin kanserli, hastalıklı ve ömrü kısa bir toplum olmamızı sağlamak. Aşırı Fast Food (hazır gıda) tüketen bireyler de şişmanlama, zekâ geriliği ve yüksek oranda kanser riski bulunuyor. Bu durum ABD Senatosu tarafından açıklandı. Yazarın özellikle kitabında dikkatinizi çekmek istediği şeyler başlıca; Ekmek, süt, yoğurt ve pirinç gerçekten bildiğiniz geleneksel üretimden elde edilen şeyler olduğu mu? Ya da bir laboratuvar ortamında gıda mühendisliği harikası kimyasal bir ürün olup olmadığı mı? Burada söz konusu olan bazı basit gıda hilelerinden bahsetmiyorum bile. Yani sorunun kaynağı biz insanların düşündüğünden çok ama çok daha büyük! Yazar bize uzun raf ömrü olan yiyecekleri anlatıyor ve bunları tüketip tüketmemenin bize bağlı olduğunu ifade etmek istiyor. Fakat dünya üzerinde bulunan çoğu yoksul insanların başka alternatifi olmadığı için bilinçli ve kasıtlı bir şekilde en ucuza satılan yiyeceklere yönlendirildiğini anlatıyor.

“Ayrıca mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor! Türkiye’de 10 yılda diyabet hasta oranları %7,6’dan %13,4 yükseldi. Hatta insanları büyük bir kısmı bu hastalığın farkında olmadan hayatlarına devam ediyorlar. Kesinlikle bu konuda çok dikkatli olun…”

SONUÇ ve ŞAHSİ DÜŞÜNCEM:
Okudun ve gördün ki hedefte sen varsın. Sevdiklerin, eşin, çocuğun ve birinci derece yakınların var. Önüne tercihler koyulduğunda, sistematik olarak psikolojik manipülasyona maruz kalıyor ve doğru tercih ettiğini sanarak yanlış tercihte bulunuyorsun. Buna ben bile dâhil olduğumu düşünüyorum ve şu aşağıdaki düşünceyi eklemek istiyorum;

Eğitim ile zekâ arasında bir fark vardır.

Eğitim: Öğrenmene izin verilen, bilmen gereken, bilmek zorunda olduğun ve bilmeye mecbur bırakıldığın dır.

Zekâ ise: Senin zorunda bırakıldığın bir şeyleri öğrendiğinde, sana öğretilenin doğruluğunu sorgulaman ile başlayandır.

Bizler gerçek hayatta gördüklerimizi, öğrendiklerimizi ve etrafımızda olanları sorgulamazsak, önümüzdeki süreçte de başımıza çorap ören çok olacaktır. Aramızda yıllardır süre gelen bir geleneği devam ettiren birçok “Saklı Seçilmiş’ler” var. Bu seçilmişler kimliklerini, renklerini, dinlerini ve etnik kökenlerini bu uğurda saklamayı çok iyi bildiler ve son zamanda kendilerini sağlanan yasal imtiyazlar çerçevesinde artık saklamaya bile lüzum görmemekteler. Artık işlerinin bürokrat ve politikacılar aracılığı ile daha da kolaylaştığının, neredeyse kimsenin onlara bir yaptırımda bulunamayacağının farkındalar. Eğer bizler vakti zamanı geldiğinde, yapacağımız tercihimizi gördüklerimiz ve öğrendiklerimizi birleştirip analiz etmeden, sadece ana akıma (medya) inanarak, mahalle baskısına kapılarak yaparsak, gerçek anlamda bir tercih yapmamış olacağız ve çocuklarımızın da geleceğini tayin ederek onları da bir felakete sürükleyeceğiz. Bilinçli bir toplum olarak etrafımızda olan bitenlere dikkat etmemiz gerekli diye düşünüyorum. Bizlere ne sunuluyor ve yaşatılıyorsa, bunların kesinlikle kasıtlı olduğu kanısındayım ve Amerika eski başkanı Franklin D. Roosevelt'in; “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.” Sözüne kesinlikle katılıyorum.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
504 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Üzülerek söyleyeyim ki yakın çevremdeki kanser vakalarının artması sonucunda bu durumun normal olmadığını ve mutlaka bir sebebinin olduğunu, büyük bir ihtimalle de birilerinin bizim üzerimizde bir çeşit deneyler yaptığını düşünerek okumaya karar verdiğim bir kitap.

Aslında kitabın varlığından bir yıldır haberdardım. Ama her gün internette dolaşan şunu yemeyin, bunu içmeyin türünde aslı astarı olmayan iddialarla dolu bir kitap olacağını düşündüğüm için bugüne kadar okumayı pek istememiştim. Yukarıda da bahsettiğim gibi hem kendi yakın çevremde hem de mesleğim gereği karşılaştığım çevre de , son zamanlarda kanser olan insanların çok fazla sayıda olduğunu gözlemledim. Ve işin kötü tarafı ise her gün bu hastalara yenileri ekleniyordu. Bunun sebebi ile ilgili bir bilgi alabilir miyim, bir ip ucu bulabilir miyim diye bu kitabı aldım ve okumaya başladım.

Daha otuzuncu sayfalar da kafayı yemek üzereydim, ellinci sayfalarda göğsüme ağrılar girdi, 109. sayfada okumayı bıraktım. Kitap beş yüz sayfaydı ama ben sadece beşte birine dayanabilmiştim. Çünkü kitap öyle bilgiler içeriyordu ki bunları kabullenmek bir insan için çok acı ve üzücüydü. Ancak bir gün aradan sonra kendimde okumaya devam etme gücünü bulabildim.

Bundan sonra yazacaklarım az da olsa SPOİLER içerir, isteyen okumayabilir arkadaşlar.

Biz açık açık , planlı bir şekilde zehirleniyoruz. Öyle medyada bangır bangır bağırarak, doğal besinler yediğimizi veya bize yedirdiklerini söyleyenler kesinlikle doğruyu söylemiyorlar. Buğdaydan mısıra, sebzelerden meyvelere, kırmızı etten beyaz etlere, yoğurttan zeytine, tuzdan yağa .... aklınıza ne gelirse hiç bir ürün doğal değil. Sadece yediklerimiz mi ? İçtiğimiz suda bile zehir var. Yazar daha nasıl anlatsın ? Her şeyi tek tek ele alarak ayrıntılarıyla, gelmişiyle, geçmişiyle, geleceğiyle, yapanlarıyla, yaptıranlarıyla, izin verenleriyle, rant elde edenleriyle .... kısaca her şeyiyle açıklayarak bize anlatmış. Bize sadece okumak düşüyor. Bir de bu durumdan nasıl kurtulacağımızı düşünmek !

Kitabı okuyup okumamak size kalmış bir şey. Okursanız tüm gerçekleri öğrenir, karamsarlaşır ve ne yapacağınızı düşünmeye başlarsınız. Bir de artık medyada söylenen ve yazılan her şeyin size gösterildiği gibi olmadığını anlarsınız. Eğer okumazsanız da, başta kanser, şeker hastalığı, gut, kalp ve damar hastalıkları, astım ve diğer allerjik hastalıklar ... olmak üzere bir çok müzmin ve ölümcül hastalığa yakalanacağınız günü bekleyerek, hayatınızı mutlu bir şekilde geçirirsiniz. Ondan sonrasına da bir şey diyemem. Bu da sizin tercihiniz.

Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Okumanız belki başınıza gelecekler konusunda hazırlıklı olmanızı ve önlem almanızı sağlar.
504 syf.
·6 günde
Bir kısmınızın Soner Yalçın' ı sevmediğini tahmin ediyorum. (Aslında tahmin etmiyorum biliyorum.) Tabi ki sevmek zorunda değilsiniz ancak kitabın içindeki veriler ve anlatılanlar o kadar korkunç ki okurken yazarın kim olduğunu düşünmeyeceksiniz bile.

Kitabı 1.basım almama rağmen kitaplığımda bu kadar uzun süre bekletmem ayrı, kitabı soluksuz okumam ayrı bir konu. Eminim sizde soluksuz okuyacaksınız.
Yaşadığımız dünyanın kısa özeti gibi. Kullandığımız her ürünün (yiyecek,içecek,ilaç,kozmetik hatta hayvan yemlerine kadar) bize ulaşana kadar geçirdikleri.

Osmanlıdan günümüze kadar geçen sürede tarım, gıda, içki ve eğitim tarihi konuya çok uygun şekilde anlatılmış.
Ne alaka demeyin okuyun anlarsınız.

Birçok bölümde tekrara bağlamış diyebilirsiniz ancak bana göre gerekli tekrarlar olduğu için sıkılmadım doğrusu.

Hadi bunları anlattı peki nereye bağladı demeyin...
İşte asıl mesela burada başlıyor desem yanlış olmaz.
Ortadan isimleri kaldırsanız distopik bir roman olacak özellikle son kısmı. Kötü tarafı gerçek olması. Bir plan uygulayanlar ve kuklalar.

"Büyük planlar yıllar önce yapıldı ve uygulamaya koyuldu."

Yok ben gerçekleri öğrenmeden yaşamak istiyorum derseniz saygı duyarım tercih sizin.
Eğer sebepsiz yere kendinizi mutsuz hissediyorsanız, kitabı okuyun; En azından gerçek bir sebebiniz olsun.
504 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
YOK EDİLİŞİMİZİN ADIMLARINI ÖĞRENİN!!
DİKKAT!! UZUN VE DEHŞET SAÇAN BİR İNCELEMEDİR.

Zor, yorucu, akıl almaz, dehşet verici ve yok oluşumuzun nasıl gerçekleştiğine tanıklık edeceğimiz bir inceleme geliyor. Dikkat! Bu incelemeyi okumadan önce paketli gıdaları, market ürünlerini, istediğiniz her şeyi yiyin!!! Politikayı, ülkelerin adlarını, tüm kuruluşları, Türkiye’yi, gıda sektörünü, sağlık sektörünü, ilaç sektörünü, ekonomiyi, bilimi her şeyi düşünün. İncelemeden sonra nasıl uyutulduğumuzu, tüm dünyayı nasıl yönettiklerini, tüm insanlığı nasıl kandırdıklarını duyunca nasıl düşüneceksiniz? Yazarın da benzetmesi gibi korku filmi izleyeceğinizi (okuyacağınızı) düşünün. Başlayalım..
Rockefeller ailesini duyan var mı? Dünyadaki küresel şirketlerin en kirlisi, en güçlüsü, en büyük yöneticisi.. ABD, İngiltere, Fransa, Arjantin, Hollanda, İsrail, Almanya, Türkiye ve daha nicelerini avucunun içine alan küresel şirket (ABD ile işbirliği içinde) . Tohumu, kimyasal ilacı, petrolü ve finansı elinde bulunduranların en büyüğü ROCKEFELLER ailesi..‘‘dünya imparatoru’’ ‘‘yeni dünya düzeni’’ kavramları onlara ait.. Yeni dünya düzeninin içeriğini öğrendiğinizde sizler de benim gibi dehşete kapılacaksınız. Rockefeller diyor ki: ‘‘Sahip olmak hiçbir şeydir; kontrol her şeydir.’’ Ve bu söylemlerini harfiyen uygulayıp, amaçlarına insanları, ülkeleri kandırarak gerekçeler sunarak ulaşan, ulaşmaya devam eden, dünyadaki çoğu şeyin kontrolünü elinde tutan bit aile.. bizi ABD yönetmiyor, dünyayı Rockefeller ailesi yönetiyor!

Şimdi kitabımız Rockefeller ailesini biraz tanıttıktan sonra gıda sektörüyle başlıyor anlatmaya. GDO’lu tohumu duyanlar var mı? GDO=Genetiği Değiştirilmiş Organizma. Bir bitkinin bir genini değiştirdiğinizde tüm genler etkilenir, böylece genler arası işbirliği bozulur. Değişimden sonra gen başka protein üretiyor. Böylece canlılar hiç bilmedikleri, vücudun bağışık olmadığı, sindiremediği yeni proteinlerle karşılaşıyorlar. Yani sofralarımıza gelen o domates, pirinç, mısır, çay, tütün, tavuk, kırmızı et, balık, sigara, kuru yemişler, zeytin, peynir, sucuk, salam, sosis, süt, yumurta, yoğurt, meyve suyu, patates, makarna, hatta yediğiniz ekmek ve dahası yüzlerce, binlerce ürünlerin neredeyse tamamı GDO’lu.. Hiç öyle şaşırmayın!! Şöyle ki marketteki o hormonlu diye adlandırdığımız domates GDO’lu olduğu kadar köyde yetişen domates de GDO’lu.. Nasıl mı?

Şöyle ki; tarlada yetişen domatesin tohumu yerli üretim değil. Çiftçi kendi tohumunu ekemiyor. Onun yerine devletimizin başındaki bizi düşünen şahıslar (!) daha ucuza daha çok gelir edeceğini, maliyetinin az kazancının fazla olacağını ve gelişeceğini ve en çok da ipleri bu küresel şirketlerin eline verip, AB’ne gireceğimiz inancıyla ‘tarım ülkesi Türkiye’nin yok edilişine imza attılar. Küresel şirketlerin kuralları, yasaları ile bugün onların tohumlarını kullanarak onların istediği şekilde üretim yapmamızı, hangi ürünü ne kadar üretip ne kadarını ithal edeceğimizi karar veren bu şirketler sayesinde (!) doğal bir şeyimiz kalmadı. Tohumunuzu biz vereceğiz dediler verdiler, onu ekin dediler ektik, bu kadar ekeceksiniz dediler ektik, yerli üretim yapamazsınız dediler yapmadık.. Onlar dediler bizler yaptık (Devletin başındakiler kararlarımızı verdi.) peki sonuç? Şeker pancarı, pamuk, zeytin, mısır, buğday, tütün, balık ve daha bir çok ürünün ihracatı yapılırken şimdi bu ürünleri ithal ediyoruz.. bizim mısırımızı, pamuğumuzu, buğdayımızı, zeytinimizi alıp Gdo’lu ürün haline getirip bize ucuza (ucuzla başlayıp arttırarak devam ettiler) sattılar. Depolarında kalan ürün fazlalarını bize sattılar, katkı maddelerinin zararları ortaya dökülüp satışları azalan ürünleri de bize sattılar. Üstelik zararları çok ciddi olan ürünler başka ülkelerde yasaklanmasına rağmen biz kabul ettik, ürünleri denetleme ihtiyacı duymadık, rüşvetler kirli paralarla ürünlere onay verdik, aldık; vatandaşımızın sofralarına, midelerine koyduk. İçlerindeki katkı maddelerinin zararlarını anlatmaya kalksam bitiremem. Bugün şeker hastalığından, böbrek yetmezliğinden, kısırlıktan, bebek ölümlerinden, engelli çocuklardan, kolesterolden, çölayak hastalığından, baş ağrısından, romatizmalı hastalıklardan, depresyondan, vitamin eksikliklerinden, sinir sistemi hastalıklarından, alzheimerdan, kanserin her türlüsüne kadar tüm hastalıklarda bu ürünlerin parmağı var!! Etkileri kanınızı dondurur.

Kuş gribi, domuz gribinin ortaya çıktığı zamanları hatırlayın, sonradan aşıları ortaya çıktı hatırlarsınız.. AH!! Bu hastalıkların oluşmasına sebep olup sonra da iyilik meleği gibi tedavisi için çıkarılan o aşıların asıl niyetlerini bilmiyorsunuz. Bende bilmiyordum. Dünyadaki tüm ilaç sektörünün işleyişi, ilaçları satmak için insanları hasta etmek gerek politikası işleniyormuş… iyileştirilmiyormuşuz, yok ediliyormuşuz!! Sadece tohum meselesi değil ki ? Tarımda kullanılan binlerce ilaç, gübre… bunları da onlar üretiyor(hepsi kimyasal maddelerden). Ürünlerin kalitesinin düşmesinin baş sebeplerinden biri de bu. Bugün yediğimiz binlerce ürünün eski tadının olmaması neden kaynaklanıyor sanıyorsunuz? Ve bunun üçüncü basamağı da ilaç sektörü zaten. Bir taşla üç kuş vuruyorlar. 1.) tohum satıyorlar 2.) tohumunu kullananlara kimyasal ilaç satıyorlar 3.) bu tarım sonucu hastalananlara ilaç satıyorlar.

Bir de açlık yalanı var dünyada… Oysa dünyada üretilen gıdanın neredeyse yarıya yakını israf olmakta… ya ekonomik dengesizlikler ?? kimse bunları konuşmuyor.. İsrafın getirdiği açlık var sadece. Sonra da bu şirketler çıkıp diyor ki ‘‘bu ürünler açlığı ortadan kaldırmak için, bu ilaçlar, bu izlenen politikalar hep bunun için. Yalanın en alası burada saklı işte.. Açlığı meydana getirenlerle, açlığı ortadan kaldıracağız adı altında insanları yok edenler yine aynı kişiler. Amaç açlığı ortadan kaldırmak değil, amaç o insanları yok etmek, hasta insanları, zayıf insanları yok etmek!!

Evet bunca yapılan şeylerin amacı sadece para mı kazanmak? Dünyayı mı yönetmek? Değil! Gelelim duyduğumuzda bizi hayrete düşürecek o saklı gerçeğe.. Asıl gerçek amaca.. Kısırlık neden çoğalıyor? Hastalıklar neden artıyor? Ölümcül hastalıklar neden artıyor? Neden bazı şeyler hep ucuz? (örnek tavuk..) bunları birleştireceğimiz noktaya geliyorum şimdi.. Öjeni nedir? Açıklayayım hemen: sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı akım.. özetle bu akımın amacı üstün insan ırkı yaratmak!! Doğumlar kontrol altına alınsın, sadece zekilerin daha çok çocuk yapmasına izin verilsin, daha zeki insan toplumu oluşturulsun, hasta engelli zayıf olan insanlar ölsün.. Zayıf olanı beslemeye ve kaynakları tüketmesine izin vermeye gerek yok diyorlar.. Bir de dünya nüfusundaki artışı da biliyorsunuz.. kısırlaştırıyorlar çünkü biliyorlar ki dünya 2050 yılında 10 milyar insana yetmeyecek.. Eee bunu bizim kadar onlar da biliyor. Kısırlaştırmanın amacı üremeyi yok etmek. Dünyada ‘‘ari ırk’’ nüfusunu arttırıp gelişmemiş ülkelerde nüfus planlaması yapmak amaçları arasında.(
nüfus planlama: zayıf olan soyların sistematik şekilde imha edilmesi!) İmha edilecek olan ırk kalitesiz beslenen (gdo’lu ürünlerle beslenenler) ırk, yoksul ırk.. Yani sen, ben, kardeşin, ailen, sevdiklerin, akrabaların, bizler… Hayat hakkı dünyayı ve bu sistemi yönetenlere ve onların hizmetçilerine tanınacak.

Dikkat edin! Robotlar artık çoğalıyor.. İnsana ihtiyaç giderek azaltılıyor.. ''Gereksiz insan'' modern kıyımla yok ediliyor. Daha iyi daha zeki daha sağlıklı ve sorunsuz insanları kendileri istediği kadar yetiştirecekler. İstiyorlar ki dünya ‘‘ari ırk’’ dedikleri ‘‘seçilmişler’’e kalsın. Hastalıkların tamamen son bulması için çalışmaları, ölümsüzlüğü aramaları kim için sanıyorsun? Seni, beni yaşatmak için değil, kendileri için Uyanın artık!! Onlar ‘‘saklı seçilmişler’’ dünyayı paylaşmak istemiyorlar. Onları biz seçmedik, onlar yok etmek için bizi seçti, biz de izin verdik… OKUYUN!! GÖZÜNÜ AÇIN!! OKUTTURUN!!
504 syf.
·Puan vermedi
İlk incelemem !!

Aslında biraz geç oldu vakit buldukça okuduğum kitap olarak elimden geldiği kadar siz değerli arkadaşlara incelemeye sunmam için benden inceleme isteyen Kevser hanıma teşekkür ederim

Gelelim kitaba

Araştırma ve birikimin sonucunda okunması gereken akıcı ve sade bir kitap ( bazı yerler aynı olduğu için sıkabilir ) araştırmacı gazeteci Soner YAYÇIN Dünyayı yöneten zenginler, aile şirketlerinin fakir toplumların üreme,gelişme,kanser,hormonal bozukluk,şeker,obezite gibi hastalıkların ürünlerin yani mısır,pirinç,buğday,yoğurt,peynir,hayvan etleri,hayvanların beslendiği yem gibi ürünlerle nasıl oynandığı ne gibi değişiklikler yapıp insan sağlığında nelere yol açtığını ve bu sorunların 1980 ve daha öncesinden çalışmalar yaparak Afrika ülkelerinde 10 yılı aşkın süre denenip daha sonra geçmiş dönem iktidarları ve günümüz iktidarları zamanında Türkiye gibi büyük bir tarım ülkesine de tohum,hayvan yemi, ithal hayvan ihracat ederek toplumun büyük bir kesimini hastalıklara sürükleyen tehlikeleri konu alan hayretler içerisinde aaaa buda mı bu şirketlerin ürünüymüş diyeceğimiz daha sonra yeme konusuna şüphe ile yaklaşacağımız bazı yerlerde pür dikkat bazı yerlerde ise sıkılarak okuyacağınız kitap olmuş.
İncelemem de hata,spoiler,noktalama işaretleri gibi sorunlar için siz değerli okurlardan özür dilerim =)
504 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Şu an bu kitabın yorumunu Brezilya’nın balta girmemiş ormanlarında teknolojiden ve modern hayattan tamamen uzak yerli bir kabilenin içerisinde yazıyorum. Ankara’da kitabı bitirdikten sonra tası tarağı topladık çoluk çocuk evi Amazona taşıdık. Amacımız uzun yaşamak değil, tüm gayemiz sağlıklı yaşayıp acı çekmeden ölebilmek…

Kitabı okurken yukarıdaki kurgunun öyle çok hayalini kurmuşum ki bir ara gerçek olmasını çok istedim.

Peki bu taa amazonlara kadar kaçışıma sebep olan bu kitapta neler var?

Devamı: https://www.kitapofisihakan.com/...a/sakli-secilmisler/
504 syf.
·11 günde
Cehalet mutlulukmuş sözüne bir kez daha hak veriyorum. Bilmiyor olmanın rahatlığı ile bilmenin huzursuzluğu arasındaki uçurumu en çok hissettiğim kitaplardan biri oldu. Tamam, şekerin, unun, hazır gıdaların.. zararlı olduğunu hepimiz az çok öğrenmiştik ama ne çok şey varmış bilmediğim.

Neye üzülsem bilemedim. Çaresiz bırakılan çiftçilerimize mi, tarım ve sanayimiz üzerinde oynanan oyunlara mı yoksa bilinçsizce tükettiğimiz yapay ve DNA’sı bozuk gıdalara mı? Her bölümde önce şaşırdım, sonra kabullenip ben de şunu yerim o zaman dedim. Ancak bölümler geçtikçe ne yiyecek bir şey kaldı ne de iştahım! Oysa ben ne keyifliydim balığımı, yumurtamı, elmamı yerken. Şimdi markette neye elimi atsam, onunla ilgili okuduğum cümleler aklıma geliyor.

Olsun yine de okurum, hiç etkilenmem, öğrenmiş olurum ya da iştahım kapanır iyi olur diyenler, önden buyurun! Ben damak tadıma düşkünüm, yemek keyif işidir diyenler, aman deyim siz uzak durun! Sonra uyarmadı demeyin, benim gibi sofra neşeniz kaçar, yemeden içmeden kesilirsiniz :)

Her ne kadar Steve Jobs amcamız “Aç kal, budala kal” derken bunları kastetmiş olmasa da, budala olamadık ve sonuç: AÇIZ :)
504 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
EN BAŞTAN SÖYLEYEYİM DE SENİ UĞRAŞTIRMAYAYIM GÜZEL KARDEŞİM BU PAYLAŞIM UZUN,EĞLENCELİ DE DEĞİL ZAMANIM KISITLI,BEN SIKILIRIM,YARIM BIRAKIRIM DÜŞÜNCEN VARSA BAŞLAMA!!ANCAK OKUMAYA BAŞLARSAN EĞER KISA BİR ZAMANINI AYIRIP OKUYACAKSAN YANİ LÜTFEN AMA LÜTFEN SONUNA KADAR OKU YOKSA HİÇ BAŞLAMA DEĞERİ OLMAZ ÇÜNKÜ.OKUYAN ARKADAŞLARA ÇOK ÇOK TEŞEKKÜRLER.


2004'den bu yana ülkemiz tarımında olağanüstü olumsuz,saçma sapan gelişmeler yaşayan çiftçilerimiz...

Anadolu Coğrafyasında 11.000(onbirbin) bitki türünün yer aldığını ve bunun da yaklaşık 3.500(üçbinbeşyüz) bitki türünün endemik (burası çok çok önemli dikkat edin!) 3.500 bitki türünün gen merkezi olduğunu (bu bitki türleri başka coğrafyalarda görülmeyen,yetişmeyen bitkiler) biliyormuydunuz?

2004 yılında bizim büyük siyasetçilerimizin (boyları devrilsin-hepsinin ama,parti ayırmıyorum) yeni tarım yasası çıkarıp,bu bitki türlerinin tohumlarının takasını,satışını,saklanmasını yasakladığını biliyormuydunuz?

8 Ocak 2004 de çıkarılan 5042 sayılı Islahatcı Haklarının Korunması Kanunu'nu bi okuyun bakalım neler diyor? (aramana gerek yok güzel kardeşim Google arama motorunu kullan)

Değerli siyasilerimizin (boyları devrilsin) 2011'den sonra çıkardıkları kanuna bakın bir de 'Eyyy Köylü,sen binlerce yıldır yaptığın gibi tohum takası yapamazsın.Tohumu artık şirketlerden alacaksın.Aksi halde 10.000 (OnBin) lira ceza ödersin!Aksi halde 5 yıl da ekip biçmeme cezası alırsın! ve... Daha da çirkefleşip 'Sende şirketlerden sertifikalı tohum almazsan sana tarım desteği yok denildi!

Bu karar,bu yasalar nedir biliyormusunuz?Bu karar ve yasalar Sayın siyasilerimizin (boyları devrilsin) Köylüyü bitirmesidir,tarımı bitirmesidir,Çiftçiyi bitirmesidir en önemlisi de Endemik Türleri bitirmesidir!Anadolu Bitki Örtüsü Zenginliğinin Ağzına sıçmasıdır!(afedersiniz daha yumuşak kelime veya cümle ile anlatılamıyor ;) )

Soner YALÇIN'ın yazmış olduğu Saklı Seçilmişler Kitabı çok önemli belgeli tesbitlere dayalı.Siz,çocuklarınız,torunlarınız hatta onların ve onlardan sonraki kuşakların çocukları ve torunları ne yiyorsunuz,onlar ne yiyecek (Yoğurtsuz Ayran) biliyor veya tahmin ediyormusunuz?

Ülkemize GDO'lu ürünlerin ve bunların bol çeşitliliğinin nasıl olupta bu kadar rahat ve pervasızca sokulabildiğini,bunlara nasıl izin verildiğini,göz yumulduğunu bu kitapla öğreneceksiniz.

Bu kitap önemli,bu kitap çok çok önemli.Kendini bilen akıllı,sağ duyulu,mantıklı sadece kendisinin değil gelecek nesillerinde sağlıklarını düşünebilen bireylerin mutlaka ama mutlaka dikkatle okumaları gereken bir kitap.

En son Yılmaz ÖZDİL'in yazmış olduğu Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda kitabını okurken bu kadar hayal kırıklığı ve sinir harbi yaşamıştım (arkadaşlar burada önemle belirteyim kesinlikle ve kesinlikle iktidar ve muhalefet siyasetçilerinden bahsetmiyorum,burada yermek istediğim bütün meclis,hepsi 550 vekil,bu yasaları nasıl çıkarırsınız,bu şeytanlığa nasıl izin verirsiniz,hiçmi vicdan,hiçmi insana saygı sevgi yok,nasıl insanlarsınız siz be!Burada sözü geçen kanunlara imza veren kim olursa olsun inanın çok samimi söylüyorum vatan hainliği ile yargılanmalı!)Neyse konumuz siyaset değil...

Keşke elimde olsa da bu kitabın binlerce baskısını alıp her eve dağıtabilsem ve okunmasını sağlayabilsem,ne yazıkki öyle bir şansım yok.

Kitapta bahsi geçen konular ne Türk Çiftçisine,ne de Çiftçinin ürününü kullanan tüketiciye(Halk) yapılacak,reva görülecek şeyler değil.

Elinizde imkanınız varsa bu kitabı mutlaka ama mutlaka okuyun!
Öğreneceğiniz,market raflarını dolaşırken nelere dikkat edeceğiniz ve hem yurt içinde hemde yurt dışında sizin sağlığınızla hatta abartısız canınızla oynamaya cüret edebilen adamları ve markalarını göreceksiniz ve bu kıyımın sadece para için değil daha başka ne sebebler için yapıldığını nelere zemin hazırlandığını öğreneceksiniz.

Gerçek kanlı canlı şeytanları isim isim öğrenmek isterseniz bu kitapta!

Cidden üzgünüm hemde çok üzgün...


KİTAPTAN ;

Petrolü kontrol edersen ulusları,yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.

Şeytan bir günah işleyeceği zaman işe önce o günahı kutsallık zırhına sarmakla başlar.

İyi ki insanlar paranın ve bankacılık sisteminin nasıl işlediğini bilmiyor.Bilecek olsalardı sabaha çıkmadan ayaklanırlardı.


Uzun oldu farkındayım ama aşağıdaki Ertuğrul BARKA yazısını da okumanızı şiddetle öneririm.Bu yazı kitapla ilgili değil ama anlaşılması bakımından son derece önemli.Teşekkür ederim...
------------------------------------------------------------------------------

Emperyalist kapitalizm günümüzde ekolojik emperyalizm aşamasına gelmiştir. Artık sermayenin tek amacı kendini büyütmektir. Sermaye için doğa sadece hammadde deposudur. Yaşamsal unsurlar da yatırım yapılması gereken birer kâr kaynağıdır.

Harry S. TRUMAN’ın 20 Ocak 1949’da Başkan olarak göreve gelirken yaptığı konuşma, bu sürecin politik başlangıcı olarak kabul edilebilir:

“… Az gelişmiş bölgelerin geliştirilmesi ve ekonomilerinin büyütülmesi için bilimsel ilerlememizi ve endüstriyel gelişmemizi yeni bir cesur programla bu bölgelere sunmamız gerekiyor… Eski emperyalizmin başka ülkelerden kâr elde etmesi gibi bir anlayışın bizim programımızda yeri yoktur. Bizim tasarladığımız… bir kalkınma programıdır…”

ABD kalkınmacı retoriğe sarılarak, komüncülüğün yayılmasının önünü kesmek ve Amerikan yatırımlarının önünü açmayı amaçlıyordu. Bunun için de MARSHALL Yardımı devreye sokuldu. Bu yardım, tulumbaya verilen bir maşrapa su gibiydi. Bu yardımı verdikten sonra, yardım edilen ülkenin tulumbasından istediğiniz kadar su çekebilirdiniz.

1960’ların sonuna gelindiğinde “kalkınma” ile ilgili söylemle, gerçekleşenler arasındaki uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyordu. Beklentilerin aksine yoksulluk, işsizlik ve açlıkla birlikte “doğal tahribat” da ilk kez gündeme geliyordu. Bu koşullarda artık “kalkınma” kavramı önüne bir başka sözcük eklenerek kullanılmalıydı.

“Sürdürülebilir Kalkınma” son dönemde en uygun bulunan ve kullanılan sıfattı. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan bir raporda: “Sürdürülebilir kalkınma, en genel anlamıyla karar vermede ekonomik ve ekolojik düşünceleri bütünleştirme ana teması ile bugünün gereksinimlerini ve beklentilerini geleceğin gereksinim ve beklentilerinden ödün vermeden karşılamanın yollarının aranması” olarak tanımlandı.

İlk bakışta içerdiği bütün ‘iyi’ (!) niyete karşın sürdürülebilir kalkınma kavramı da uygulamaya yönelik taşıdığı belirsizlikler ve muğlâklık nedeniyle, gelişmiş Kuzey ülkelerinde ve geri kalmış, sömürülen Üçüncü Dünya ülkelerinde tamamıyla farklı sonuçlar doğurmaktaydı. Çevre sorunları açısından ise iki önemli sonucu vardı:

1. Üretim için gerekli kaynakların Üçüncü Dünya ülkelerinden Kuzey ülkelerine aktarılması: Sömürgen ülkeler, bu sömürgeci politikaları gereği olarak, kendi ülkelerinde doğal kaynakların hammadde olarak dışalımını özendiriyorlardı. Örneğin, OECD ülkelerinde çeşitli hammadde dışalımlarına uygulanan ortalama gümrük vergisi oranları şöyledir: Bakırda; bakır cevheri ve konsantresi % 0, bakır tel % 4,6, bakır boru ve tüpler % 4,12, bakır mutfak eşyası % 3,98’dir. Alüminyumda cevher ve konsantresi % 0, hurda olmayan metal % 4,10, tel % 6,13, masa ya da mutfak eşyası % 5,83’dir. Bu oranlar petrol için % 0,00 reçine, politerpen için % 7,00, naylon kumaş için % 8,47, PVC için % 7,52, polikarbonatlar için % 7,84. Bu dağılım çinko, kalay, nikel, kurşun için de benzer bir görünümdedir.

2. Çok su ve enerji gerektiren yatırımlarla eskimiş teknolojilerin ve sömürgen ülkelerde toplumsal tüketim ve endüstriyel üretim sonucu oluşan atıkların üçüncü dünya ülkelerine aktarılması. (Madencilik, gemi sökümü, demir-çelik, deri sanayi, çimento, kültür balıkçılığı vb) Anlaşılacağı gibi, yeni sömürgeciler, sömürdükleri ülkelerim madenlerine el koymaktadırlar. Tüm ülke ulusal gelirinin içinde, maden dış satışlarından elde edilen gelirin oranı ne kadar yüksekse, o ülke o kadar geri kalmış demektir. Örneğin, Bostwana’da elde edilen tüm ulusal gelirin % 35,1’i maden dış satışlarından elde edilmektedir. Bu ülkenin dünya insani gelişmişlik sırasındaki yeri de 122’liktir. Bu veriler Sierra Leone için % 28,9 pay ve 174. sırada; Zambiya için % 26,1 ve 153. sıradadır.

Madenlerimizi çıkartıp, satmakla zengin olacağımızı düşünmek ham bir hayâldir. Bu sömürgecilerin propagandası sonucu oluşturulmuş bir önyargıdır.

Sömürgeci devletler bu sömürü düzenini sürdürebilmek için, sömürdükleri üçüncü dünya ülkelerini gittikçe derinleşen bir dış borç çıkmazına sürüklemekte, Kuzey’den üçüncü dünya ülkelerine kaynak akışını zorunlu hâle getirmektedirler. Bu koşullar altında güney ülkeleri çareyi ellerindeki doğal kaynakları pazarlamakta aramaktadırlar.

Delaware Kabilesi Reisi Okanıcon, “Biz, Büyük Ruh’un bizim için yarattığı şeylerden hoşnuttuk. Onlar ise değildi. Uygun bulmazlarsa ırmakları, dağları bile değiştiriyorlardı” demişti. Bugün Filipinler Hükümeti’nce Fortune dergisine, böyle bir ilân verilmektedir: “Sizin gibi şirketleri çekebilmek için dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı tıraşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık… Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha kârlı iş yapabilmeniz için.”

27 Temmuz 2009 tarihli Der Spiegel Dergisinin haberinden: “Türkiye Tarım Bakanı Çin, Japon, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerine sesleniyor: “Gelin, beğenin, Türkiye’den istediğiniz toprağı alın.” Geri ve kirli teknolojilerini ihraç ediyorlar, iç savaşları kışkırtıyorlar. Bu anlayışlarıyla yaptıkları yatırımlarla sömürgeci devletler ve korudukları şirketler, son 30 yılda dünyanın yaşam kaynaklarının yüzde 30’unu yok etmişlerdir.

Teknolojinin sunduğu olanakların, doğanın sınırları içinde kalması gereklidir. Yaşam yoksa kalkınmanın ne anlamı olabilir ki?

İnsanlar sermayenin çıkarları için köleleştiriliyorlar. Hatta köleleştirilmiyorlar bile; kullanılıp atılıyorlar. Bu koşullarda seçimimiz hangisi olacak? Sermayece kullanılıp atıldığımız düzeni mi, yoksa insanca yaşayabileceğimiz; özgürlükçü, eşitlikçi, sınıfsız, doğanın kabul edebileceği sınırlar içinde yaşamsal ve zorunlu toplumsal gereksinimler için üretim ve tüketim yapılan eko-komünal bir düzen mi?
504 syf.
Hani bazı kitaplar vardır ya,
Okursun biter,
Bi daha açıp okumaya ihtiyaç duymazsın...
Bazı kitaplar ise bambaşkadır.
Ekmek gibi,
Su gibi daima onlara ihtiyaç duyarsın.
İçinde çok faydalı bilgiler olan kitapları, sürekli el altında bulundurmak gerekir ya,
Çünkü,
Başcucu Kitaplarıdır onlar.
Tıpkı Nutuk gibi,
Şu Çılgın Türkler,
Diriliş adlı kitaplar gibi...
Bu kitap da "Başucu Kitaplar'dan" biri olmayı bence fazlasıyla hak ediyor.
Ne kadar doğru Bi ifade bilmiyorum ama,
Soner Yalçın 'ı ben günümüzün Uğur Mumcusu olarak değerlendiriyorum.
Tabi ne yalan Rahmetli Uğur Mumcu gibi kimse öyle hakikatli araştırma yazısı yazamaz ama hiç yoktan günümüzde Soner Yalçın var.
Bunada şükür.
Onlarca satılmış, yandaş, yalaka, halktan gerçekleri gizlemek konusunda çok marifetli gazeteci (!) / yazarlar (!) arasında doğru bildiği gerçekleri yazmaktan çekinmeyen Soner Yalçın'ı okumak hakkaten büyük Bi şans.
Memleketin, Para Babalarına nasıl peşkeş çekildiğine şahit olmak istiyorsanız mutlaka bu kitabı okuyun,
"Yaaaa biz memleketin nasıl ona buna peşkeş çekildiğine, zaten yaşarak şahit oluyoruz ; neyin ne olduğunu, nasıl kaz gibi yolunduğumuzu çok iyi biliyoruz arkadaş, daha ne okuyup içimizi karartalım ki" diye düşünen arkadaşlar var ise,

Onlara nacizane tavsiyem :
Bu kitap içinizi ne karartır ise sağlığınıza da o derece faydalı.
Soner Yalçın 'ın bu kitabı varken Canan Karatay' ın zayıflama kitapları havacıva kalır...
Diyette olanlar mutlaka bu kitabı Okumalı.
Valla ben bu kitabı okumaya başladığım günden beri Köy Tavuğu dışında,
Marketlerde satılan tavuklara, tavuk döner 'e tövbe ettim ve çok şükür 2 kilo verdim

Nasıl mı zehirleniyoruz,
Ve bu zehirlenmeye tepedikeler neden ve nasıl mı seyirci kalıyor,
Hatta çıkardıkları yasalar ile nasıl mı zehirlenmeye teşvik ediyor?
Öyleyse,
Buyurun,
Başlayalım Okumaya

İyi okumalar, güzel paylaşımlar ‍️
504 syf.
·198 günde·10/10
İlk kitap incelemesine başlıyorum, hatalar affola. Kitabın, daha başında olmama rağmen, evet; bizim seçen değil, seçilen olduğumuzu farkediyorum. İnsan vücudunun binlerce yıllık evrim sürecinde alışageldiği gıdaların haricinde, müdahele edilerek (bkz. GDO) , biz farkında olmadan, sofralarımıza sürülen gıdalar aracılığıyla nasıl zehirlendiğimiz detaylarıyla veriliyor. Bu gıdalara alışık olmadığımız için, alınan gıdaları vücut yadsıyor ve bağışıklık geliştiremediğimiz için haliyle hastalıklara kapı açıyoruz. Yediğimiz yoğurdun, sütün, çikolatanın, bisküvi vb. birçok ürünün neoliberalizmin gerektirdiği şekilde, raf ömürlerinin uzatılarak ve akabinde yüksek kâr amacı güdülerek ne şekilde zehirlendiğimiz; temel gıdalarımızın tohumlarının, küresel sermayenin kontrolüne geçerek ithal tohumlarla tarımcılığın bitirildiği ve o tohumları ‘kullanmak zorunda bırakıldığımız’ gerçeği ve daha birçok unsur ilk otuz sayfada kendine yer buluyor. Bütün bunları “Gıda Terörü” başlığı altında inceleyebiliyoruz. Peki, bütün bunların amacı nedir? Biz neden bu teröre maruz bırakılıyoruz. Siyasilerin rolü ne? Kitap hepsinin altını çiziyor.

***
Kitapta bahsedilen en önemli meselelerden birisi de; “Petrolü kontrol et, ulusları kontrol et; gıdayı kontrol et, insanları kontrol et.”
Artan nüfusla beraber birçok sorun ortaya çıkıyor: Tüketimin artması, doğayı hunharca katletmemiz, betonlaşma, kaynakların tüketilmesi/tükenmeye yaklaşması şeklinde örnek verebiliriz. Burda nüfus üzerinde özellikle duruluyor. Yani insan unsurundan bahsediyorum. İnsanları kontrol etme amacına hizmet edenler, resmen biyolojik savaş açmış durumdalar. Ne yapılıyor, neye neden oluyor dersek: İnsanlar, neye mahal vereceğini bilmeden çeşitli gıdaları tüketiyor. Bunun sonucu olarak ortaya kısırlık, kanser ve birçok hastalık çıkıyor. Doğal, organik, genetiğiyle herhangi bir şekilde oynanmamış gıdalara ulaşmamız bir şekilde engelleniyor ve küresel güçlerin istediği gıdalara-zaruri olarak- yönlendiriliyoruz. Nüfusun yoğun olduğu(Çin,Hindistan vb.) yerlere fabrikalar açılıyor, tüketim kültürünü değiştiriyorlar. Artan nüfusa, mevcutta üretilen gıdaların yetmeyeceği düşüncesinden hareketle kendi ürettikleri, zehirli, hastalıklı gıdaları insanların sofralarına kadar ulaştırmayı yeğliyorlar ve başarılı da oluyorlar. Amaç açlığa çare olmak, herkesin karnının doymasını sağlamak mı? Hayır. Amaç; nüfusu azaltarak kontrol altına almak. Nüfus kontrolünün haricinde başka şeyler de oldu/oluyor. Irak’ta, sosyalist Baas iktidarı döneminde ülkeye giren/zorla sokulan gıdalar insanları öldürdü ve nüfusu kontrol etme amacı doğrultusunda hareket eden, küresel zehir saçan-başta ABD’den olmak üzere- şirketler şeytani amaçlarına biraz da olsa ulaştılar.
Bu şirketler ülkelerin tohumlarını alıp, yokedip yerine kendi ürettikleri kısır hibrit tohumlarla kendilerine bağımlı hale getiriyorlar. Tarladaki ürüne zarar veren organizmaları öldürsün diye kullanılan “pestisit” isimli kimyasal, hasattan sonra ürüne zarar veriyor. Havaya karışabildiği için solunum yoluyla da insanlara, hayvanlara zarar veriyor. Ama biz bunların ne kadar farkındayız, tahmini güç. Kitap tüm bunlara cevap niteliğinde. Diğer taraftan “cüce buğday” denilen, genetiği değiştirilmiş olan buğday türünün içinde oldukça fazla gluten olup, insanoğlunun da fazla glutene karşı gerekli sindirimi sağlayamadığı, bunun sonucunda da ince bağırsakta arpa, çavdar ve yulaf gibi diğer tahıllar da dahil olmak üzere içerdikleri fazla glutene karşı kronikleşen alerjik hastalık “çölyak hastalığı” ortaya çıkıyor. Genetiği değiştirilmiş tahıl ürünleri vücudun glutene olan dayanıklılığını yok ediyor. Bu durum bilinmekte iken American Diabet Assocation (Amerikan Diyabet Derneği) ısrarla tahıl ürünlerini öneriyor. Neden? Cevabını ve daha fazlasını kitapta buluyoruz. Neyle karşı karşıya olduğumuzu görmek adına okuyalım, okutturalım.
Oğlumla bir gün Beşiktaş çarşıdayız; ayran içmek istedi. "Ayran neden yapılıyor," diye sordum. Bu sorumu tuhaf bir yüz ifadesiyle "yoğurt" diye yanıtladı.

"Aldığın ayranın içindekiler bölümünü oku bakalım yoğurt var mı," diye sordum. Okudu. Yoğurt yoktu. Yoğurtsuz ayran!
Soner Yalçın
Sayfa 10 - Kırmızı Kedi Yayınları 2. basım (2017)
Şuna şahit oldum: “hocam, elektrikçiyim; mesleğim gereği küçük de olsa bazen elektrik çarpıyor. Sorum şu; vücuda elektrik girince oruç bozulur mu?”
Soner Yalçın
Sayfa 156 - KırmızıKedi
Genetiği değiştirilen buğday, vücudun gluten dayanıklılığını yok ediyor ve çölyak hastalığına sebep oluyor. Bu ise,hazımsızlık, iştahsızlık, saç kaybı, halsizlik, depresyon,baş ağrısı, kısırlık, romatizmal hastalıklar, vitamin yetersizlikleri, vücut döküntüleri gibi semptomlara sebep oluyor
Soner Yalçın
Sayfa 52 - Kırmızıkedi
Antik Yunan’da mercimek-nohut gibi baklagillerin yenmesi caiz değildi. Ruhun, insan gövdesi içerisinde bulunduğuna inanıyorlardı. Bu gıdaların gaz yaparak ruhun uçmasına sebep olduğu düşünülüyordu!
Soner Yalçın
Sayfa 243 - KırmızıKedi
Düşünsenize, tarım toplumuna geçen insanoğlunun tek şeker kaynağı, bal idi. Bugün ise, zararlı olduğu biline biline 1970'lerde keşfedilen nişasta bazlı şeker / mısır şurubu her yiyeceğin içinde!
ABD' de 1935 yılında en yaygın ölüm nedeni grip ve ishal iken, günümüzde niye kalp ve kanser? Yaşlılıktan ölüm oranı azalıyor; insanlar genç yaşta kronik hastalıklardan ölmeye başladı.
Soner Yalçın
Sayfa 13 - Kırmızı Kedi Yayınları 2. basım (2017)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Saklı Seçilmişler
Alt başlık:
Siz Onları Değil, Onlar Sizi Seçti
Baskı tarihi:
Ocak 2018
Sayfa sayısı:
504
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052981900
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kırmızı Kedi
Bir film düşün.
İlk sahne sıradan bir olayla başlar.
Film ilerledikçe gelişmelere inanamazsın.
Dehşete kapılırsın.
Film biter. Etkisinden kurtulamazsın.
Korkarsın.
Bu kitabın yazım sürecinde ben bunları yaşadım.
İlk sahne:
Altı yıl önceydi.
Medyaya her cümlesi yalan olan bir haber sızdırıldı.
Peşine düştüm..

Kitabı okuyanlar 1.516 okur

  • Cengiz Yıldız
  • eray984
  • Brju
  • Birsen Emül
  • Ezgi Nevin Eren
  • Yusuf
  • Yasemin demir
  • Ütopya
  • C. B.
  • Refik Altan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%10.3
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%8.6
25-34 Yaş
%15.5
35-44 Yaş
%34.5
45-54 Yaş
%25.9
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%5.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%30
Erkek
%70

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%43.5 (273)
9
%24.8 (156)
8
%18.6 (117)
7
%6.5 (41)
6
%2.1 (13)
5
%1.9 (12)
4
%0.3 (2)
3
%0.5 (3)
2
%0.3 (2)
1
%1.4 (9)

Kitabın sıralamaları