Kitabı okuduğunuzda o dönemde yaşamış gibi, o dönemin insanlarıyla sohbet etmiş gibi hissediyorsunuz. Tarık Buğra’nın hedefinin de bu olduğunu düşünüyorum açıkçası.Bir tarafta Kuvvacılar, yıkılmak üzere olan Osmanlı,Çeteler; diğer tarafta Yunan işgali. Birlik olunamayan zamanlar, adeta her kafadan bir ses başka bir düşünce ama bu düşünceye ölümü göze alacak kadar bağlı insanlar... Yunan işgaliyle zor durumda olan Türkiye’nin o dönemki hali zor iken bir de içteki sorunlarla uğraşmanın zorluğu...
Adını bilmediğimiz şehitlerimiz, gazilerimizi temsilen bir kolunu ve yüzünün yarısını cephede kaybeden Salih. Umutla bekleyen, içecek bir kahvesi olmayan, yoksulluk içinde, kara kara ülkenin halini düşünen Konya Akşehir’de bir halk. Halkın içine yeni katılan bir İstanbullu Hoca. Verdiği vaazlar ile Akşehir halkını bütünüyle etkilemeye başlayınca halk arasında sesler çıkmaya başlar.
İstanbullu Hoca emir ile vurulacağı haberinden sonra kaçmak zorunda kalır ve başından geçenler eşi Emine’ye hiç görmemiş olduğu oğlu Mehmed’ine olan özlemi fakat çaresizliği ile zorlu bir süreç geçer. Bu süreçte Çerkez Etem ve Tevfik bey karakteri ile iç içe sizi sürükleyici olaylar devam eder. Başarılar, yenilgiler, komplolar sürerken İstanbul’lu Hoca’nın özlemine dayanamayıp döndüğü Akşehir’de oğluna kavuşmasının sevincini yaşarken, başka biriyle evlendirilmiş olan eşi Emine’nin ölmesiyle hüznünü yaşayarak kitap sonlanır. O dönemi bize aktaran okumaktan da mutlu olduğum çok güzel bir kitap oldu benim için.
Kitap ile aklıma takılan iki nokta oldu aslında onları da ayrıca yazamadan geçemeyeceğim. Birincisi kitaba ismini veren Küçük Ağa lakabının hiç ummadığım kişiye verilmesi ve çok basit birkaç cümle ile bu olayın atlanılması beni şaşırttı. İkincisi ise Salih karakterini sonlara doğru daha çok benimsemiş ve adını duyarken geri dönüşünü ya da Nikoyla karşılıklı çatıştığı sahneyi okumayı isterdim. Tabi bunlar benim düşüncelerim. Sevgiyle kalın...