Adı:
Küçük Ağa
Baskı tarihi:
Ocak 2015
Sayfa sayısı:
479
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750501982
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Küçük Ağa, Kurtuluş Savaşı yıllarında, siyasal karar ve tartışma merkezlerinin uzağında, Kuvvacı/Millici denilen, ama ne oldukları, neyi temsil ettikleri pek bilinmeyen birilerinin açtığı savaşa katılıp katılmamanın vebalini tartarak bir karar verme durumunda kalan insanları anlatır. Asırlardır sadece "halife-i ruyi zemin"in, padişahın açtığı sancağın altında savaşılacağı bilgi ve inancıyla yaşamış taşra insanlarının, halife-padişah çağrısının yokluğunda ve işgal haberleri yayılırken yaşadıkları ikilemlerin, açmaz ve iç çalkantıların, kendileri ve kaderlerine sahip çıkma hakkında yeniden düşünmek zorunda kalışlarının hikayesidir. Tarık Buğra'nın kendi deyişiyle Küçük Ağa, destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır. İttihatçıların ve Kuvvacıların değil, inanç ve gelenek kalıtıyla başbaşa, ilk kez kendisi ve kendi adına geleceği için karar vermeye çalışan bir ahalinin "kahraman"ı olduğu bir roman. Şimdilerde Küçük Ağa'yı okumak, güncelliğini bir kez daha kazanmış bir öyküyü, sorunsalı yeniden okumak demektir...
Öncelikle bu kitabın büyük değer olduğu sugötürmez bir gerçek. Çünkü bu kitap milli mücadele dönemine alışılagelenden farklı bakan eserlerden biri. Genelde kurtuluş mücadelesini hep üst rütbelerden,paşalardan okuduk. İşte bu kitabın farkı burada yani paşaların yanından halkın arasına iniyoruz bu kitapta. Mücadeleyi, örgütlenmeyi tabandan anlatıyor.
Bunun yanı sıra yüzlerce yıldır hilafet sancağı altında cihat eden halkın kaldığı ikilem oldukça tarafsız bir biçimde aktarılıyor. İstanbul'a tam bir bağlılık hisseden halk diğer yandan Kuvvacıların söylediklerine kulak kabarttığında onlara da hak vermeden edemiyor. Toplum olarak çok zor bir tereddüt yaşıyorlar. Bu konuda yazar resmen o dönem toplumunun tahlilini yapmış.
Küçük Ağa sahneye çıkınca kitap daha bir güzel ilerliyor, merak ettiriyor.Ayrıca Küçük Ağa'nın zafere ve sonrasına sağduyulu yaklaşımları ilgi uyandırıcıydı.
Ayrıca günümüzde bile tarihçileri ikiye ayıran bir tartışmaya, Çerkez Ethem'e değiniyor. Adeta Çerkez Ethem canlandırılıyor ve kendisini savunma şansı veriliyor.

Tarihe, Milli Mücade Dönemi'ne ilginiz varsa ve bir destan aramıyorsanız seveceksiniz bu kitabı. Ancak okurların genelde şikayet ettiği gibi dili biraz ağır ve okuması zor. Ben de zorlandım, okurken TDK sitesini sık sık ziyaret ettim.
Bağlamak gerekirse çabuk sıkılan biri değilseniz, dönem kitaplarını seviyorsanız ve en önemlisi tarihe merak duyuyorsanız okuyabilirsiniz ancak bu özelliklere sahip değilseniz siz de yarım bırakanlardan olabilirsiniz.
Shakespeare'ini bulmuş kahramanlar.. Küçük Ağa, Çolak Salih, Doktor Bey aslında çok şanslılar.Bu kitap;milli mücadele yıllarında,Anadolu'nun ara sokaklarında şatafatlı tarih kitaplarında isimlerinin yazmayacağını bile bile ölümüne mücadele eden yüzlerce Türk'e minnet borçlu olduğumuzu hatırlatıyor bize.O dönemde kim bilir daha ne Küçük Ağalar , Etem Beyler vardı da bir bir vatan toprağına karıştı.Yazar,kahramanların kitapta yeniden doğmalarını sağlayarak onları unutulmak çölünden kurtarmış. Şunu sorma gereği duyuyor insan "Peki ya Tarık Buğrasını bulamamış kahramanlar, bayrağa kan,vatana toprak olmuş isimsizler?"Emanetlerine sahip çıkmak bize düşer.Hatırlayalım,Ziya Gökalp:"Ey Türk Genci!Tüm bu işlerin yapılması asırlardır seni bekler, sen bekliyorsun?" der.
Ruhları şâd olsun.
Kitap Kurtuluş Savaşı sırasında 4-5 yıllık bir kesiti başarılı bir şekilde anlatan, çok yönlü bir eser olarak Türk Edebiyatı içerisinde kendisine saygın bir yer edinmiştir.
#Spoiler

Ben Salih. Cephede sağ kolunu bırakıp gelen hani. Oğlunun yarı yüzünü kaplayan şarapnel yarasını görünce, aklından olan deli Fadik'in oğlu Salih. Vatan için oradan oraya koşmuş, yarım aklıyla her şeyin farkında olan... Zamanında silahını kendi eliyle, düşman bilinene uzatıp "Ya beni vur ya da gel mücadelemize katıl ağam." diyen Salih. Herkesin Çolak Salih bilip de gönlünün güzelliğini çok sonraları anladıkları Akşehirli Salih.

Bizim Akşehir'de vaktiyle bir hoca vardı. Yaşı daha yirmisine değmemiş. Genç olmaya gençti ya, lisanı düzgün pek bilgiliydi. Bir konuştu muydu herkesi tesir altına alırdı.
İnsanın hitabeti iyiyse halkı nasıl da etkiliyor, dilediğince nasıl da eğip büküyordu. İstanbullu Hoca'dan anladım bunu. Hoş, yanlış şeyler de demezdi ya...

Akşehir'in halkı cahil. Nereden bilir ne doğru, neyin neresidir yanlış? Kim ne derse, akılları erdiğince o tarafa savrulurlar. Hele ki savaş halinde. İnsan ne bilsin akla karayı?
Amma vatan millet dedin miydi cahil dediğin kişi, veli bildiğinden de veli olur.
Ahalinin hâli de budur işte.

Bizim Hoca bilgisiyle, vatanseverliğiyle kendini sevdirdi herkese. Bazı bazı Kuvvâcılarla fikirleri ters düştüğü de oldu. İş fikir ayrılığına geldi mi millet de bölünürdü elbet. Özünde hepsi, vatan düşmandan temizlensin diye uğraşır, aynı davaya ter dökerdi. Sade kulağı başka taraftan tutarlardı işte.
Bir zamanlar geldi de Hoca için vur emri çıktı. Hoca ortalardan kayboldu. Ahali de onu, can tatlı geldi, kaçıp gitti diye bildi.
İşin aslını esasını anlamadan nasıl da tez hüküm verir bu insanlar...

Çok zaman geçti.
Zaman geçerdi de olduğu gibi kalan var mıydı şu alemde? Ben ki cepheye giderken Akşehirli Hafız'ın oğlu Salih idim. Geri geldiğimde Çolak Salih oluverdim.
Çok şey değişti. Hoca da değişti elbet. Hain bildikleri Hoca ne imiş, neler yaşamış da değişmiş bütün? Giderken geride bıraktıklarını aynıca bulmuş mu ki?

Bir bülbül vardı. İlle de vatanım der dururdu. Bizim Hoca da vatan deyip durdu, düştü vaktiyle yollara. Geri geldi ya, gelmek mi denirdi buna? Neler kazanmış, neler kaybetmiş, neleri değiştirmişti..?

# "Dürüstlüğün, haklılığın, doğruluğun yükünü taşımak ne kadar da zordu ya Rabbi!.."(s.469)
yabancı güçlerce işgal edilmiştir. Osmanlı yönetimi, otoritesini ve gücünü kaybederek kontrolü elden kaçırmıştır. Böyle bir ortamda Türk halkı, dinini, yurdunu kurtarmak için Kuvay-ı Milliye hareketini başlatır.
Mehmet Reşit Efendi, 1918’de istanbul’da Fatih medresesinde öğrenciyken coşkulu vaazlarıyla tanınır ve 1919’da Akşehir’e gönderilir. Halk arasında “İstanbullu Hoca” olarak tanınır. Bir süre sonra Emine ile evlenir. Bu arada Yunanlılar Anadolu’ya girmiştir. “İstanbullu Hoca”, Kuvay-ı Milli-yecilerin ve önderleri Haydar Bey’in karşısında yer alır; Kuvay-ı Milliyecileri vatana ihanetle suçlar ve Padişah’ın desteklenmesini ister.
Ankara’da “İstanbullu Hoca” için “vur emri” çıkarılır. Hoca kaçar, Çakırsaraylı çetesine sığınır. Burada “Küçük Ağa” olur. Kuvay-ı Milliyeciler çeteyi kıstırırlarsa da Küçük Ağa kurtulur; Çerkez Ethem’in ortanca kardeşi Tevfik Bey’in çetesinde bir müfrezenin başına geçer. Küçük Ağa, zaman zaman doğru yolda olup olmadığını düşünür.
I. Dünya Savaşı’nda Arabistan cephesinde çarpışmış ve tek kolunu kaybetmiş olan Çolak Salih’e Hoca’yı yakalama görevi verirler. Çolak Salih, Hoca’yı yakalamak üzere yola çıkar onu bulur, onunla konuşur. Zaman içinde Hoca aslında, Kuvay-ı Milliye hareketinin haklılığını kavramıştır. Çolak Salih’in de etkisiyle artık taraf değiştirir ve Kuvay-ı Milliyeci olur. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında önemli roller üstlenir; bir çarpışmada sağ kolundan yaralanır. Hilafet yanlısı olan Küçük Ağa, doğru düşünerek Kuvay-ı Milliye saflarına geçmiş ve Milli Mücadele hareketine destek vermiştir.
Gerek yazıldığı dönemin zorluğu, gerekse kuruluşu ve o dönemki en etkin anlayışları romanlaştırarak ele alması bakımından siyasal ve edebi cesaret.. insan gurur duyuyor böyle eserlerle, yazarlarla...
Başlangıçta hemen söyleyelim, Hasan Mutlucan’ın söylediği kahramanlık türküleri eşliğinde balkona bayrak astıracak bir kitapsa derdiniz sizi yeşil renkteki “EXIT” tabelasına doğru alalım…

Yazar; işgal ve sonrası Kuva-yı milliye hareketinin yanında olup olmamanın arafını yaşayan, Osmanlının son çocuklarının hikayesine olabildiğince objektif bakmış.

“Siyah” veya “beyaz” tarafın hikayesini yazıp işin kolayına kaçmak yerine “gri” de vardı deyip zor bir işin altına giriyor. Kaybedenlerin hepsine “ hain” demek ne kadar kolay, aralarında çok fazla “masum günahkar” padişah kulları da vardı diyor.

Hayatları boyunca saltanatın, halifeliğin ve bunların kendisinde vücut bulduğu padişahın “çok yaşaması” için cepheden cepheye sürülen insanlara; daha dün “padişahın çok yaşaması” için emirler veren, otuzlu yaşlardaki “çocuk” komutanlar bu sefer, en az bin yaşındaki padişahları için: “ Padişah zayıf düştü – bir süre sonra, her yerde açıkça olmasa da- Padişah bir hain, gelin ona karşı savaşın “ diyorlar.

Uğruna ölmeye hazır olduğun insana artık hain deniyorsa sen tuzun koktuğu bir zamanda yaşıyorsundur. Bu durumdaki insanların sayısı da hiç az değildi diyor. Tabi ki şunu da unutmamak lazım, böyle puslu bir zamanda kurtuluş savaşına destek vererek, hem bu dünyada ( padişaha karşı çıkıyorsun vatan hainisin) hem de ahirette ( halifeye karşı çıkıyorsun, anlayacağın ateş seni çağırıyor…) hayatlarını hiçe sayan atalarımıza da bir kez daha hayran kalıyoruz.

Komşusuna saldıran azınlık yerin dibine batsın ama devlet zayıflayınca bağımsızlık isteğine kapılan azınlıklar, yaşadıkları “ yurtlarına” mı ihanet ettiler yoksa çok hoş bir şekilde ağırlandıkları uzun süredir kaldıkları “misafirhanelerinin” batışından mı nemalanmak istediler diye ortaya bir soru bırakıyor.

Kitap çok değerli bir eser olmasına rağmen; saltanata samimi bir şekilde bağlı “ İstanbullu Hoca” nın, kuvayı milliyeci yaman bir “Küçük Ağa”ya dönüşümü çok hızlı geçilmiş. Bir de Karakol cemiyetine biraz haksızlık yapılmış gibi…

Savaşın “ölmek” veya “öldürmek” değil "yaşanılan" bir olgu olduğunu anlamamak için yoğun çaba sarf eden, vatanı savunmak için "savaş duası" eden, prematüre algı sahiplerinin bu kitabı okumasını dilerim.

Sözün Özü; Niko ile Salih’i birbirine düşürenler utansın…
kurtuluş dönemini anlatan bir roman milli mücadele döneminde her ne kadar da zorluklar yaşasak da birlik ve beraberlikten illa ki bir kuvvet doğacağını anlatıyor. tarihi kitapları sevenler için güzel bir kitap..
    Tarık Buğra yaşasaydı eğer; teşekkür etmek isterdim ona. Derdim ki: “Tarık hocam, bana tarih okumayı sevdirdiğiniz için size çok teşekkür ederim…”

-

    Çolak Salih’le giriş yaptığımız mücadele yıllarından Küçük Ağa -ya da İstanbullu Hoca mı demeliydim- ile çıktık. Bu vatanın hangi evladı Küçük Ağa romanın son sayfasını da okuyup kapağı kapatırken içinden, taa en derinden; ciğerinden gelen yangını hissetmez?

    “Tek tek değil de bir arada susuşun bir başka manası var gibiydi. Belki de dünyanın sonu böyle beklenirdi.” diyebilmek için milletçe düştüğümüz sessizlik zindanında kaç kez ziyaretimize geldiniz Tarık Buğra?

    Savaştan çolaklık damgası vurularak dönen Salih’i Yunan dostu Niko karşılamıştı tren garında ve Buğra şöyle anlatıyordu aralarındaki diyaloğu;

“Niko iki konserve kutusu, bembeyaz ekmek, sucuk ve çatalla geldi.

‘Ye… Sucuk domuz etinden değil.’

Güldü. Bir şeyler hesaplar gibi sustu, sonra yine konuştu:

‘Ama artık sizinkiler domuza momuza bakmıyorlar.’

Güldü:

‘Ne verirsen yiyorlar.’ “ Ah o dehşetli zamanlar, ah o yokluk; kaç hassasiyetin derinden çatırdayışına sahne olmuştu? Ve geriye çekilip şöyle bir dikkatle bakınca bu manzaraya; biz ne ara sizinkiler ve bizimkiler olmuştuk?

Bir millet…

Bir savaş…

Bir meydan…

Binlerce can…

Akan kan…

Ve toprak, toprağımız, vatanımız…

“Her şeyi kaybettikten sonra ümidi de kaybedenin karşısına ne ile çıkılabilir, zafer için neye güvenilirdi?”

    Düşünmek, tahayyül etmek elbette yaşamaya denk olamaz. Yalnızca okumak, dinlemek ve öğrenmek hapsederken bizi en derin kuyulara, yaşanmışlıklar nasıl ağır olmaz? Vatanın her bir karış toprağında başka rüzgârlar eserken taşradaki insanın zihin odalarında hangisi nasıl uğuldamalıydı? “Ümit vardı, ümitsizlik de vardı, ferahlamalar vardı, dehşetler ve korkular da vardı, tahminler, yorumlar pek boldu. Fakat kanaat ve hüküm yoktu; ne olacaktı, ne yapılabilirdi, ne yapmak lazımdı? Bunu kimse bilmiyor, hatta belki de bilmek istemiyordu.” İnsanın ne yapacağını, kime hak vereceğini bilemediği an, dünyadaki cehennem demek değil miydi? “Doğru’yu bulmak, doğru’yu üste çıkarmak, doğru’da buluşmak ille trajediler mi isteyecekti? Doğru’nun bu yeryüzü cennetinin, doğru’da anlaşmak denilen cennetin yolu neden böyle çetindi?” İşin işinden sıyrılmak için kendine çeşitli sıfatları hoş görüyorsun. Kâh taşradan şehirden, kah yaştan, kah görmüş geçirmişlikten dem vuruyorsun. Lakin “Her insanın ölünceye kadar yapabileceği bir şeyler vardı. Her insan da kör topal bunu yapıyordu. Mesele kötüyü iyiden ayırabilmekte idi ve her şeyin, ama her şeyin iyisi de, kötüsü de oluyordu.”

    Biz deyince içine kimler dahil oluyor saymak istesek bu işin sonunun gelmesi pek mümkün değildir. Ama en geniş orduların değil, en geniş yüreklerin; en büyük güçlerin değil, en büyük imanların; dehşetli korkuların değil, haşmetli umutların yazdığı tarihin torunlarıyız. Eleştirmek her daim mümkün ama hoş görmek her zaman kazanan tarafın ışığı. Azameti iliklerine kadar yaşamış büyüklerimizin ihtiyaç duydukları, şu an bizim ihtiyacımız olan şeyden farksız değildi herhalde. Konuşanlar çoktu. Bildikleri şeylere külliyen yalan da denemezdi. Anlattıkları yabana atılacak şeyler asla değildi. “İyi ya bu sözler bir kapı aralamadıktan sonra neye yarardı?” Bize, dinlerken dinlendirecek, solup giden her anı kıymetli kılacak, canımıza can, ruhumuza ruh katacak insanlar lazım.

    Yediden yetmişe herkesin kendine düşman saydığı birileri mutlaka vardır. Düşmanın kim deyince kiminin penceresi dar kiminin geniş, kiminde filtre nefsi kiminde vatan; öylece bakıyor nefretle. Ama hiç kimse asıl düşmanın farkında değil. “Düşmanın bir mi? Sen ona bir daha ekle. Üç mü, beş mi? Sen ona bir de kendini ekle ve üçse dört, beşse altı de. Ve sen sana düşmanların en çetini oldun, bunu böyle belle!” Önce kendimizle tanışmalı ve bizi bizden eden eski bardakları kırmalıyız. “Eyvah ki savaşı önce kendi kendimize karşı kazanmak zorundayız.” Çünkü seni sana, beni bana yanlış tanıttılar. Olmadık şeylere inandırıldık. Çok da sorgulamadık bize yaptıklarını ve hatta farkına bile varmadık bazen. Ama sona gelindiğinde, her şey ortadaydı işte; “İnanan, inandırandan çok daha hürdü.” Bu kısmi hürriyetin bize sağladıklarıyla hafifçe aralandı gözlerimiz. Bir ses duyduk, irkildik, kulak kabarttık; “Seni senden ayırmak isteyene, koparmak isteyene, bunun için de en şaşkın, en aciz vaktini seçene uyacak mısın?” diyordu. Silkelenip kendimize gelmemizi isteyen en başta bayrağımızdır. Uğruna fena edilenlerle bir kimlik kazanmış her nesne, yitirilmek bakımından değersizle eştir. Toparlanmak, akletmek ve harekete geçmek vaktidir. Ve şimdi, “Düşünmek insanın içinde kendine karşı bir düşman daha peydahlaması oluyordu.”

    Tanı konmadan evvel kimse hastalığını veyahut hasta olduğunu kabullenmez. Zahiri olan birçok rahatsızlığın yanında sinsice ilerleyen ve henüz hastalık literatürüne geçmemiş birkaç şey var. Buna örnek olarak; karalamak, görmezden gelmek, yok saymak, değersizleştirmek sayılabilir. Yeteneği bahanelere bağlı kılarak değersizleştirmek, başarıyı görmezden gelmek, sorunları yok saymak ve kutsalı karalamak ölümcül hastalıklardır bir millet için. Düşman saydığımız bazı şeylerin gerçekte düşman olmaktan çıkarılıp iyi safa katılabileceğini artık görmemiz gerekiyor. Evet, “Aklı akılla, vicdanı vicdanla kandırmanın, doğru yolu paylaşmanın bu kadar güç oluşu hepimize çok acı geliyor.” “Ama bu çok açık, çok basit gerçeği anlamakla iş bitmez ve insanlar çoğu zaman öldürdükleri düşmanlarının iyi taraflarını, faydalı taraflarını kurtaramamanın acısını düşünmeye imkân bulamıyorlar.” Bir de şu var ki; toplum adına düşünmek yetmiyor. Sonuçları hesap etmek her şey için mümkün değil. Kendimizden başlayıp genele el uzatırken aslında ne olursa olsun bir tek kişi olduğumuzu asla unutmamalıyız. Çünkü “Herkes vicdanının ve aklının gösterdiği yola gidecektir. Veballer iştirak kabul etmez.” Sayısız ‘bir tek kişi’ler ve sayısız veballer adı dahi anılamayacak halde zamanda akıp gitti. Bizde neredeyse hamurumuzda var denilebilecek kadar kalıplaşmış bir tavır var ki o da şudur; dava denildi mi, akla önce vatan davası, millet davası, toprak davası gelir. Bu hepimizde göz ardı edilemeyecek bir şuurdur. Ve bu uğurda feda ettiklerimizle dahi unutulup girmek bize zor gelmez. Çünkü biliriz; “Deli deli akan koca bir çaya bir saman çöpü düşmüş, ne çıkar? Biz o saman çöpünden de hiçiz bu büyük kavgada.”

    Bir asır kadar öncesine bakan herkes ‘nasıl olur?’ diye sormaktan kendini alamaz halde dönüyor. “Asırlarca aynı güneşi, aynı toprağı paylaşanların, iki budala tahrikle birbirlerine böyle düşman kesilivermelerine ben akıl erdiremiyorum. Ve bundan başka sebep bulamıyorum. Zira sebep bu değilse, kahpeliğin, vahşetin, Allah’tan ümit kestirmesi, Allah’ı unutturması gerekirdi.” Amansız kutuplaşmada kendi içimizden, kendi canımızdan olanlar karşı tarafa bencil ihtirasları yüzünden geçti ve bunu yaparken “koca bir ölüm kalım savaşının merkezi, mihveri, kendileri idi, her şey kendilerinden başlıyor, kendilerinde bitiyordu en iyi siyasetçi kendileri, en iyi kurmay kendileri idi, zira vatanı, milleti en çok seven kendileri idi… Ve onlar olmasa vatan çoktan elden giderdi.” Ama çok şükür her şeye rağmen “Vatandan önce kendi ikbal ve istikbalini düşünenlere, kemik kapacağım diye köpeklik edemem.” diyenler çıkmıştı da kurtulmuştuk. Aman ha, bir asır öncesiydi bu yaşananlar diye söylediklerimi yabana atmayın sakın. Çünkü tarih tekerrürden ibaret ve yine çünkü bir asır öncesi tam da şu günlerde aynalarımızda yansıyor.

    “Bir hilal uğruna ya Rab! ne güneşler batıyor” derken Akif, sahi neydi o güneşler, kimdiler? Bir güneş kelimesine kaç kahraman, kaç ömür, kaç fedakârlık, kaç ayrılık, kaç şehadet sığdırılabilirdi? Güneşe sorsak şimdi; bunca şehadet, kahramanlık ve kan ile eş tutulmak karşısında koca bir “estağfurullah” çekmez miydi?


    Bu yazının muhtelif yerlerinde Tarık Buğra’nın kurtuluş mücadelesini konu alan Küçük Ağa romandan birçok alıntı bulunmakta. Bunu yaparken tek bir amacım vardı. Yazımın başlığında da belirttiğim gibi bugünümüzü anlamak için kurtuluş yıllarından bir pencere aralamak istedim.
Dönem kitaplarını yazmak,edebi haz uyandıracak kitaplar yazmaya benzemez zannımca.Karakter yaratırken dönemin koşullarını doğru irdelemek gerekir.İyi bir tarih birikimi ve tarihten kopmama,tarihin gerçeklerine bağlı kalabilme koşuluyla yazabilirsin.Dili ağır diye bir eleştiri yapamam,sadeleştirilmiş tarzı mevcut ve akıcı bir şekilde okuttu kitap kendini bana.Kuvayı milliye mevzu gayet tabii değinilmesi hasıl olan bir meseleydi tarafsız şekilde değinildiğini düşünüyorum,en azından yaşanan zorlukları,saf değiştiren insanları,gazi psikolojisini kitabın içinde samimi bir biçimde gördüm ben.O döneme götürdü beni yazar.Çolak Salih'e içim acıdı.İstanbullu hocaya "kurtul şu ikilemden,gecikmeden"diye kitap arkasından çok bağırdım.Çerkez Ethem'in konuşturulması bana çok ilginç ve sahici geldi.Yazar sanki adama derdini anlatmak için izin vermiş.Çekmiş bir sandalye adam;bize derdini anlatıyor,savunma yapıyor.İstanbullu hocanın dönüm noktası,karar değiştirme süreci çok çok hızlı geçilmiş.Kurgusal hata olduğunu düşünüyorum.Okuduğumuz tarih kitaplarından farklı olarak Karakol cemiyetine yönelik söylemler bana abartılı geldi.Küçük Ağa adını duyduğumda ben daha farklı bir küçük Ağa bekliyordum,ne diyeyim :) Ben Halide Edib'in,Yakup Kadri'nin romanlarından aldığım lezzeti ne hikmetse alamadım.Ama beğendiğimi söylemeliyim.
Türk yazarları arasında en beğendiğim yazarlar arasındadır Tarık Buğra. Elime aldığımda kitabın ismiyle bu kadar alakasız olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Birinci Dünya Savaşı'ndan gazi olarak dönen Salih'in ve Akşehir'e imam olarak atanan hitabeti kuvvetli hocanın hikayesi anlatılır. Kurtuluş Savaşı'nın arka planını görürüz. Bir kasabada yaşananlar üzerinden savaştan, Kuvay-ı Milliye'nin yararlarından ve sonra da zararlarından bahsedilir. Hoca olarak fazla kalamayan Mehmet Reşit Çerkez Ethem'in kardeşi Çerkez Tevfik'in çetesine sığınır. Burada Küçük Ağa sıfatıyla çağrılmaya başlanır.

Kitabın konusu genel olarak böyle. Biraz da Tarık Buğra'nın üslubundan bahsetmek istiyorum. Yazarın ağır bir üslubu var. Ama cümleleri yazarken kelimeleri o kadar güzel yerleştirmiş ki, bir roman değil de bir şiir okuyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. O havayı ve ahengi hemen hissedebiliyorsunuz. Değinmek istediğim ikinci nokta ise, uzun cümleler. Zaten asıl ahengi ve kelimeler arasındaki dengeyi sağlayan nokta burası. Bunu Oğuz Atay ve Orhan Pamuk'ta da görmüştüm. Çok da hoşuma giden bir yazım türüdür. Cümle istediği kadar uzasın, anlamından bir parça bir şey bile kaybetmiyor, aksine o cümleyi okumaktan; okuyup anlamaktan değil sadece okumaktan zevk alıyorsunuz. Bu özelliğiyle Tarık Buğra benim gönlümde taht kurmuş çok başarılı bir romancıdır. Tarihi roman severlere rahatlıkla tavsiye ederim. Keyifli okumalar.
Güzel bir kitaptı. Kurtuluş savaşından bahsediliyor. Ben bu kitabı inkılap sınavım için okudum. Sıkilmadan heycanlı bir şekilde aayfaları çevirdim. Tek kelime ile özetlersem. Güzeldi. Tavsiye edilir. Fırsati olan berkes okumalı.
İyi yetişmemiş insanların ülkesinde düzen bir bozuldu mu; mağara devri, taş devri hortluyor. Bu bütün tarih boyunca böyle olmuş, böylece de gidecek.
Ve bugün tekerlek kırılmıştı. Ümit artık İstanbul'da değil Ankara'daydı ve bu ümit pırıl pırıldı, muhteşemdi, insanı hayata yeniden kavuşturacak kadar kudretliydi.
Bir millet mezarının kıyısında boğuşuyor, yeniden hayata katılmak için dişini tırnağına takıyordu. Fakat zor olan zaferdi, zaferden sonrasıydı. Başlangıç bu günler değildi, başlangıç zafer denilen şey olacaktı. Başlangıç yani Türkiye'nin hayatıyla ilgili asıl savaşın başlangıcı... Bu savaş zaferden sonra başlayacak; iyilerle kötüler, mideciler ve budalalarla vatanseverler arasında geçecekti.
Her evin beklediği biri vardı, bir yavuklu, bir koca, bir oğul, bir ağa, veya dayı...
Tarık Buğra
Sayfa 9 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Küçük Ağa
Baskı tarihi:
Ocak 2015
Sayfa sayısı:
479
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750501982
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Küçük Ağa, Kurtuluş Savaşı yıllarında, siyasal karar ve tartışma merkezlerinin uzağında, Kuvvacı/Millici denilen, ama ne oldukları, neyi temsil ettikleri pek bilinmeyen birilerinin açtığı savaşa katılıp katılmamanın vebalini tartarak bir karar verme durumunda kalan insanları anlatır. Asırlardır sadece "halife-i ruyi zemin"in, padişahın açtığı sancağın altında savaşılacağı bilgi ve inancıyla yaşamış taşra insanlarının, halife-padişah çağrısının yokluğunda ve işgal haberleri yayılırken yaşadıkları ikilemlerin, açmaz ve iç çalkantıların, kendileri ve kaderlerine sahip çıkma hakkında yeniden düşünmek zorunda kalışlarının hikayesidir. Tarık Buğra'nın kendi deyişiyle Küçük Ağa, destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır. İttihatçıların ve Kuvvacıların değil, inanç ve gelenek kalıtıyla başbaşa, ilk kez kendisi ve kendi adına geleceği için karar vermeye çalışan bir ahalinin "kahraman"ı olduğu bir roman. Şimdilerde Küçük Ağa'yı okumak, güncelliğini bir kez daha kazanmış bir öyküyü, sorunsalı yeniden okumak demektir...

Kitabı okuyanlar 1.903 okur

  • Yusuf Uslu
  • çalıkuşu
  • Sueda Ünsal
  • Gokmaviyerdeniz
  • Pelda Oruç
  • İrem Eser
  • Elif Yd
  • Emine Köse
  • AYNUR
  • Ali Nusret Memiş

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5
14-17 Yaş
%7.3
18-24 Yaş
%26.8
25-34 Yaş
%31
35-44 Yaş
%17.3
45-54 Yaş
%9.4
55-64 Yaş
%1.4
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%65.6
Erkek
%34.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.7 (117)
9
%22.4 (98)
8
%24.7 (108)
7
%14.2 (62)
6
%5.9 (26)
5
%2.5 (11)
4
%1.8 (8)
3
%0.2 (1)
2
%0.7 (3)
1
%0.9 (4)

Kitabın sıralamaları