Bu kitabı bitireli bir hafta olmadı ama çoktan uçup gitti benim için. Scadrial’ın gözümün önünde harcanışını izledim sanki. O metallerle dolu, güzelim büyü sistemi... Ah ah. İlk iki kitapta da sürekli kendime söylediğim gibi bu kitapta da “İlk seri ile ilgili bilgi ve Cosmere ipuçları alabilirsin, okumaya devam et” dedim kendime. Ama şunu söyleyeyim, ilk iki kitap kadar zor değildi okuması.
Kitapta Steris daha ön plandaydı ve bu hoşuma gitti, çünkü seride sevebildiğim tek karakter sayılır. Çünkü Marasi’ye zaten hiç ısınamamıştım, bu kitapta da Wax’tan soğudum.
Gelelim spoiler içeren incelememe:
Kitapta ilk başlarda her şey normaldi. Yine bir macerayla uğraşacaklar, diye düşünüyordum, bu yüzden okumaya devam ettim. İçimde bir yerlerde şu Trell adlı tanrıyla ilgili bir şeyler öğrenme umudu vardı, o da pek olmadı.
Bir noktadan sonra kitap bilim kurguya döndü. Ben ne olduğunu anlamadan uzay gemisi sandığım bir tür şey geldi, yok işte onlar Lord Hükümdar’ın sonradan ziyaret ettiği bir kıtaymış da teknolojileri bilmem neymiş falan... Çok üstünkörü işlenmişti oralar, pek hoşlanmadım yani.
Ama kitapta beni en çok sinirlendiren şey, Wax ve Marasi’nin kutsal güç elde ettiği şu saçma kısımdı. O Miraç Kuyusu’nun gücüne eşdeğer bir şey değildi elbet diye tahmin ediyorum ama Marasi ve Wax, eskiden yaşamış karakterlerle karşılaştırılınca gözümde öyle değersiz kalıyorlar ki... Öyle bir güce, bu kadar az uğraşla ulaşmaları sinirimi bozdu sadece.
Ve gelelim, bir sonraki kitabı okuyacak olma sebebime... Son bölüm. Şayet son bölüm olmasaydı, ben kitabı kapatır, Sissoylu serisini de zihnimde birinci seriden ibaret görürdüm. Ama son bölümde, sadece “Firar” lafını duymak bile beni... Biliyorum, şu dakikadan sonra Kelsier gelse bile bir şey olacağı yok tabi, saçmalanır iyice ama buna rağmen görmek istiyorum sanırım. Ya da en azından, Kelsier’ın geçmişi ile ilgili daha çok şey bilmek istiyorum. Çünkü tüm altı kitabı okuduktan sonra bile favorim Kelsier ve asla da değişmeyecek sanırım.
Beni mutlu edip kuşkulandıran diğer bir kısım, şu Hoid’le karşılaştığımız kısımların ardından yaşanılanlar oldu. Buradan sonra yazanlar, Cosmere Evreni ile pek iç içe olmayanlar için anlaşılmaz veya spoilerımsı olabilir, bu yüzden geçebilirsiniz.
Öncelikle sf 155’te oldukça tuhaf bir kadın geliyor. Her ne kadar bu kadının diğer kitapta Scadrial içinden bir bilim insanı çıkma olasılığı yüksek de olsa içten içe daha gizemli bir şeyler görmeyi umuyorum sanırım. Şayet kadın, “koyu ten renkli, saçı sımsıkı örülü ve çekici dudaklı” olarak betimleniyor ve bu bana biraz tanıdık geldi. Öte yandan, “Ferusimya Cosmere’in garipliklerinden biri” tanımını kullanması bende biraz merak uyandırdı.
Bir de komik bir şey daha söylemek istiyorum, şu uzaylı gemisi sandığım şeyle ilgili. Bunu da Fırtınaışığı okuyanlar anlar. Sayfa 241’de Marasi şu Allik’le karşılaşıyor ya, ilk maskesiyle şöyle betimleniyor hani: “Kalın bir kürkle kaplı, yüzü parlak kırmızı.” Ben bunu okur okumaz “HA Parshendi bu iyice karıştır Brandon bravo” diye kendi kendime kitabı bırakmaya kalktım sanırım.