·192 syf.····Okunma: 29 Haziran 2019 08:06 Kalkıp Ziyâ Osman'ı sağını solunu evirerek incelemek, bununla da yetinmeyip yermek haddimiz değil ya; hadi varsayalım öyle... Meşale meselesinden başlamak isteriz.
Meşale dergisi hepi topu 8 (?) sayı çıkabilmiş bir dergi. 1928'de yedi yazar tarafından çıkarılıyor. Öyle alelade bir dergi değil Meşâle; bir şiir anlayışı, sanat görüşü var. Sanata yenilik getireceklerini vaadeden bu yedi yazar o denli iddialılar ki; hiç gocunmadan kendilerini "meşâle" olarak nitelendiriyorlar. İşte Ziyâ Osman da bu "Yedi Meşâle"den birisi. Topluluk kısa sürede dağılıyor dağılmasına da; Ziyâ Osman ömrünün sonuna dek bu sanat anlayışına sadık kalıyor. Aynı zamanda da topluluğun hem en genç hem de en başarılı şairi. Şimdiye kadar bütün bu dediklerimiz bir inceleme değildi; bazı hatırlatmalardı. Artık asıl konuya geçebiliriz.
Bu kadar iddialı olup da yine bu kadar kısa sürede nakavt olmak, sanıyoruz Yedi Meşâlecileri şiirimizin en trajikomik topluluğu yapıyor. Sanatın varolduğu noktada tıkandığını ileri sürüyorlar; bunu değiştirip şiire yenilik getireceklerini müjdeliyorlardı. Ancak "tıkanıklığı" gidermek şöyle dursun; kendilerinden önceki saf şiircileri ve hececileri şiirsel zevk bakımından doğru düzgün yakalayamıyorlar bile. Öyle ki, bunu topluluğun en başarılı ismi Ziyâ Osman'ın sonradan Meşâle'deki şiirlerini hiçbir kitabına almayışından da anlayabiliriz; aslında zaten günyüzü gibi ortada olan başarısız hareketin bir itirafıdır bu.
Bugün topluluk içinden iki ismi doğru düzgün anımsarız sadece: Yaşar Nâbi Nayır (ki ününde Yedi Meşâlecilerden olmasından ziyade Varlık dergisinin daha çok payı olsa gerek) ve Ziyâ Osman Saba.
Ne oldu da Yedi Meşâle'nin başarısızlığına rağmen Ziyâ Osman kendi şiirinin direksiyonunu toparlayıp yolunu çizebildi?
Öncelikle Ziya Osman'ın akım bittikten hemen sonra Meşâle'deki biçimini hızla terk ettiğine tanık oluyoruz. En azından bu noktada hakkını verelim ki, kendi adına bir yenilik getirdiğini söylemek mümkün. 1928-1940 arası heceyle yazıyor, bunlar biçimin kullanışı ve sözcük seçimi bakımından gayet güzel şiirler. 1940'ta Garip çıktıktan sonraysa, nasıl demeli. Biraz tökezliyor sanki. Cemal Süreya her tarzın her şaire gitmeyeceğini söylerken ne kadar haklı olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Garip'ten azıcık besleniyor, besleniyor beslenmesine ya; bize kalırsa zehirleniyor bu beslenmeden. Ama o devrede Garip'in herkesi "şaşırttığı" (bu kelimeyi bulmak meşakkatli oldu) göz önünde bulundurulursa, bunun Ziya Osman'ı yermek için doğru bir perspektif olmadığı söylenebilir. Bir Garip incelemesine girmek istemediğimiz için Ziyâ Osman'ın üstündeki 1940 etkisini şu sözlerle bağlıyoruz: Garip etkisi onun şiirini kötüleştirmemişse de ileriye de taşımamış, hatta sendeletmiştir. Hem hemen hemen hiçbir zaman kafiyeden vazgeçmiyor Ziyâ Osman, Garip'ten sadece ölçüsüzlüğünü alıyor.
Burada bir şeye parmak basmakta fayda var: yazın hayatının tümünde Cahit Sıtkı'nın şiiriyle paralel gidiyor Ziyâ Osman'ın şiiri. Konuysa konu; Garip yüzünden tökezlemekse tökezlemek... Kaldı ki bu bir sürpriz değil, konuyla az çok alâkadar olanlar Ziyâ Osman'ın iki şiirini Cahit Sıtkı'ya adamış olduğunu değilse de ikilinin yakın dost olduklarını, hatta Cahit Sıtkı'nın Ziyâ Osman'a olan mektuplarının "Ziyâ'ya Mektuplar" adıyla kitaplaştırıldığını vs. bilir. Bu yüzden Ziyâ Osman'ın şiiri hakkında konuşmadan önce mutlaka Cahit Sıtkı'yı okumuş olmak gerekir; ya da tam tersi. Çünkü bu ikili genelde daha çok diğerinden beslenen taraf Ziyâ Osman olmuşsa da tema bakımından sağlam bir etkileşim ve ortaklık içindedirler.
Şimdi bütün bunları bir kenara bırakalım. Ziyâ Osman, bir şair duyarlılığından, bir şair kumaşından kesinlikle yoksun değil. Hatta yine denilebilir ki "meşâle söndükten sonra" onu diri tutan yegâne şey budur; şiirini sonuna kadar ayakta tutmasını bu şair duyarlılığı sayesinde bilmiştir. Ölçülü yazsa dahi bazı çağdaşları gibi manzume okumuyor o, misal:
"Bir şey var... Görünmez ama apaşikâr,
Belki dışımızda, belki içimizde...
Kitaplarda yazılı değil, değil yazılı mezar taşlarımızda,
Bir şey, bir şey var bizde."
dizelerinde de görülebildiği gibi, iyi bir "şair" o.
Şiirlerinin yarısından fazlası ölüm, tanrıya yakarış, aile sevgisini ve hoşgörüyü işler, nâif bir melankoli havasıyla. Sanırız Cahit Sıtkı'ya en çok benzediği sanılan yönü olan konu ile asıl ayrılıyor ondan: O ölümden korkmuyor. Kucaklıyor onu, kavuşmak istiyor sanki ona. Ve o kadar nâifçe yapıyor ki bunu, esprili bir dille söylemek icâb ederse, okuyunca insanın ölesi geliyor.
Onun şiirimize bir yenilik getirdiğini söylemek ne yazık ki zor. Lâkin şiirleri o denli arıdır, yüreği okşar, masumcadır ve nâiftir ki, şiirimizde ona büyük bir parantez açmamak mümkün değildir. Ataol Behramoğlu'nun dediği gibi "simgeci, Ahmet Hâşim'den Necip Fâzıl'a uzanan bir çizgide, yerli bir lirizmle yazılmıştır" onun şiiri. Sanıyorum Sayın Behramoğlu burada onun sembolizmini Hâşim'e; tanrıya lirik yakarışını da Necip Fâzıl'a yaslamaktadır. Doğru bir tespittir bu, doğru ve güzel de.
Güzel şiirler bırakmış Ziyâ Osman. Bizi belki sarsan değil, ama "lirize eden", gülümseten ve bazen hüzünlendiren. Şiirimizdeki en nâif on şairi saymaya kalkarsak kesinlikle orada olacaktır Ziyâ Osman'ın adı, belki de baş köşeye yakın bir yerlerde. Bir meşâledir o, evet; nâif bir meşâle.