Puan vermedi·248 syf.····Okunma: 30 Haziran 2019 02:21 -Kulenin İçinden Sesleniş-
Molloy'u bulunca onunla ne yapacağız?
Zamanın ihtiyar bir kaplumbağanın sırtında ilerlediği uzun bir gece boyunca bu soruyu düşünüp durdum.
Hayır, hayır aslında zaman, ekinleri hınçla oradan oraya savuran bir rüzgâr gibi hızlı adımlarıyla ilerliyordu.
Üretebilecek milyonlarca cevabı vardı zihnin. Asıl cevap ise beş taşın döngüsü arasında sıkışıp kalmıştı. Beş taş da nereden çıktı şimdi?
Siz hayatınız boyunca hiç çakıl taşı emmediniz mi yahu? Taşın faydalarından da bihaber olamalısınız. Taşlarla suyu bulandırmayalım şimdi, en iyisi biz öykümüze devam edelim.
Ama hangi öyküye?
Molloy'un öyküsüne değineceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz... Kitapta muazzam bir öyküyle tanışmayı umuyorsanız da size sınırlı bir şekilde şunları söyleyebilirim: " Öykü, olay, zaman, özne... Hepsi yavaş yavaş hafızayla birlikte yitip gidiyor karanlıkta."
Kısacası size anlatabileceğim bir öykü yok...
Belirsiz bir zamanda mekânlar arasında sıçrayıp duran "Molloy"dan başka ne hakkında konuşabiliriz?
Ama şimdi Molloy'u da boşverin size Carmela'dan bahsedeceğim. Ne zamandı, durun düşüneyim. 'Mart mıydı?'yoksa 'Nisan mı?' veyahut ikisi de değildi. Her neyse yağmurlu bir günde onu bulduğuma eminim. Onu bulacağımı önceden sezmemiş miydim? Adını daha onu bulmadan önce koymamış mıydım? Onun haberi var mıydı onu çamurlu çukurundan çıkaracağımdan? Yoksa niçin bana seslenmişti?
Tabii ki oradan geçen her kişiye miyavlıyacaktı. Çünkü 'var'olmuştu bir kere ve 'yok'tan kendini kurtarması gerekliydi. Belki de sadece karnı acıkmıştı ve üşüyordu. Zaten varlığını duyumsatan şeyler de bunlar değil miydi?
Çukurun içinden ışığa doğru miyavlamayı tam olarak beceremeden, ciyaklama tarzındaki seslenişiyle ilerlerken ona uzattığım eli çekmedim değil. Fare mi bu yahu? Fareyse onu çukurda mı bırakacaktım? Çamurlu bir çukura layık gördüğümüz ne de çok şey vardı bizim...
Ne kadar süre ikilemde kaldım bilmiyorum ama sonuç olarak çıkarmıştım. Nerdeydi bunun anacığı? Bırakıp gitmiş miydi? Ne de zalimdi. Ana dediğin yavrusunu bırakmazdıydı. Belki de Molloy'un annesi gibi ölmüştü. Molloy'un annesi ölmüş müydü?
Molloy, annesinin evinde.
Molloy, annesini ölü buluyor.
Molloy, ölü annesinin evinde yaşıyor.
Molloy, evinden çok uzakta.
Molloy'un, annesine gitmesi gerekiyor.
Molloy, evinin yolunu anımsamıyor.
Molloy, hangi şehirde?
Molloy yollarda annesini arıyor çünkü ondan para alacak, dedik ya...
Bizim kedi de büyüyene kadar annesini arayıp durdu. Belki bir alacağı vardı onun da. Önce yumuşak bulduğu her şeyi emmeye başdı zamanla da bu tatlı hareket gördüğü her şeyi ısırmaya başlamasıyla son buldu .Etime saplamak istediği dişleriyle ki bu isteği çok güzel eyleme dönüştürür de... Neyi duyumsuyordu dişlerini etime daha derine hep daha derine saplama eylemiyle? Ya da neyi duyumsuyorduk birlikte?
Kitaptan bir alıntının yazdıklarımı tamamlayacağını düşünüyorum:
"Çürümek de yaşamaktır, biliyorum, biliyorum, eziyet etmeyin bana ama insan bazen unutuyor. Evet, belki bir gün, bildiğimi sanarken yalnızca varolduğumu, biçimden yoksun, durdurak bilmeyen tutkunun beni çürümüş etlerime kadar yiyip kemireceğini öğrendiğim gün ve bunu öğrenmekle hiçbir şey öğrenmiş olmadığımı, yalnızca aynen geçmişte haykırmış olduğum gibi, az ya da çok yüksek sesle, az ya da çok belirgin biçimde haykırıp durduğumu öğrendiğim gün, bu yaşamdan da söz edeceğim size. Evet, haykıralım bu kez, sonra belki bir kez daha, sonra belki son bir kez daha. Batan güneşin bütün ışıklarını karakolun beyaz ön duvarına düşürdüğünü haykıralım."
Annesine ulaşmaya çabalayan Molloy'u, evinde alıkoyan Lousse'nin rolüne bürünmüşüm gibi hissediyorum. Molloy, Lousse'nin köpeğini ezer. Bu kaza sayesinde yolları kesişmiş olur. Lousse'nin köpeğinin yerine birini koyması gereklidir ve bu kişi tabii ki de Molloy olacaktır. Lousse'nin yaptığı gibi ben de ona lezzetli yemekler veriyordum, onu temizliyordum, yumuşak bir yatak hazırlıyordum ama o da her an Molloy gibi çekip gidebilirdi. Ben de o vakit elbette gitmesine izin verirdim...
- Paralel İki Ayna Arasında-
Molloy, Samuel Beckett'in üçlemesinin ilk kitabı...
Kitapta karakterlerin içsel monologlarına tanıklık ediyoruz. İlk tanıştığımız karakter olan Molloy, oldukça ilginç bir kişiliğe sahip. Toplumdan soyutlanmış olan bu kişilik aracılığıyla bilincin parçalanışına da tanıklık ediyoruz.
Beckett'in Molloy'u yazma amacı bize bir şeyleri hatırlatmak değildir tam tersi unutturmaktır... Okumuş olduğum sayfalara yeniden göz attığımda çoğu şeyi hatırlamadığımı fark ettim. Gerçekten çok ilginç değil mi?
Molloy'un, kendinize yakın hissedeceğiniz bir karakter olduğu ve üçlemenin devamanı daha okumamış olsamda Beckett'in özdeşim kurduğu en iyi karakter olduğu düşüncesi içindeyim.
[Hayli yüksek bir tepenin doruğunda ya da yamaçlarında bulunuyor olmalıydım, yoksa bakışlarımı yakın ya da uzak, hareketsiz ya da devingen onca nesne üzerinde nasıl dolaştırabilirdim? Ama bu dalgasız uzamda bir tepenin ne işi vardı? Ya ben ne yapıyordum orada, neden gitmiştim? Şimdi bunları anlamaya çalışacağım. Ama pek ciddiye almasak da olur. Galiba doğada her şey var, bir yığın tuhaflık da. Belki birçok farklı durum ve zaman birbirine karışıyor derinliklerde, derinlikler benim mekânım, en derinler değil, hayır, çamur ile yüzeyde biriken pislik arasında bir yerlerdeyim.]
Molloy, koltuk değnekleriyle birlikte hafızasından silinmiş bir mekanın yolunu tutar. Annesine gitmesi gereklidir çünkü ondan para alacaktır. Anneye doğru çıkılan bu yolluculuk zihnimde soru işaretleri bıraktı. Beckett neden "Anne"yi seçmişti? Molloy neden babasına, sevgilisine veya çocuğuna doğru yola çıkmıyordu?
Bu sorulara kendimce şu yanıtı verdim:Varoluş çabasında olan Molloy, 'var' olduğu, varlığının hissedildiği ilk yere doğru yol alacaktı tabiki de "Ana rahmine".
Molloy; hafızasını, ruhunu, uzuvlarını çürümeye terk eder. Hepsi birer birer ufalanır. "Çürümek de yaşamaktır"der. Gerçekten de çamur ile yüzeyde biriken pislik arasında bir yerlerdedir.
Molloy, kitabın orta kısımlarına doğru aniden kaybolur ve Dedektif Moran'a, Molloy'u bulma emri verilir. Okuyucuların çoğu bu iki karakter arasında bir farklılık görmediklerini dile getirseler de ben keskin ve net farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Molloy'u ne kadar sevdiysem bir o kadar da Moran'dan nefret ettim. Moran aldığı emir üzerine Molloy'u bulmak için oğluyla yolculuğa çıkar. Bu yolculuk aslında yabancılaşmanın bir aşamasıdır. Nesneler adını yitirmeye başlar, mekanlar yabancılaşır...
Moran, Molloy'u ararken kendini her şeyden kopmuş bir şekilde bulur. Aslında bu Molloy'u bulma yolculuğu değildir, bu Molloy'a dönüşme yolculuğudur...
Moran düşünür: Molloy'u bulunca ne yapacaktır?
İşte bu sorunun cevabı yiten hafızayla birlikte karanlıkta kalmıştır...
Artık iki karakter yoktur.
Her şey iç içe geçmiş bir vaziyette karşımızdadır.
Ve yeniden başladığımız yerde buluruz kendimizi:
"Molloy'u bulunca onunla ne yapacağız?"