“Ayakta, şaşkın, kalakaldım; gidişine ses çıkarmıyor, onu seyrediyordum, hep soylu, ağır, mağrurdu, o zamana değin gördüğümden daha aktı, ama alnında en acı hüznün sarı izi vardı, fazlasıyla yağmur yüklü bir zambak gibi başını eğiyordu.
Ölmek üzere olduğunu sezen bir adamın taşkınlığıyla, "Henriette!" diye bağırdım.
Geriye dönmedi, durmadı, adını benden geri aldığını, artık bu ada yanıt vermediğini söylemeye gönül indirmedi, hep yürüyordu. Şimdi ruhlarıyla kürenin yüzeyini canlandıran, toz olup gitmiş milyonlarca insanın yattığı bu tüyler ürpertici vadide, onu şanlarıyla aydınlatacak ışıklı sonsuzlukların altında sıkışmış bu kalabalık ortasında küçücük kalabilirim; ama o zaman bile, bir kentin sokaklarında yükselen, yenilmez bir su basması gibi ilerleyen, düzgün bir yürüyüşle Clochegourde Şatosu'na çıkan bu ak gölgenin karşısında, bu Hıristiyan Dido'nun şanı ve işkencesi karşısında ezildiğim oranda ezilmeyeceğim!”