·500 syf.··Beğendi
···Okunma: 10 Mayıs 2016 16:53 Öncelikle kitabı elime ilk aldığımda sevgili Jane Austen'nin genelde ilişkilerini nefretle başlatıp daha sonra tutkulu bir aşka dönüştürdüğü karakterlerininkine benzer bir aşk hikayesini okuyacağımı sanmıştım. Sanırım bunun nedeni romanı, Gurur ve Önyargı'yı bitirmemden hemen sonra okumaya başlamamdı. İlk on sayfadan sonra fena hâlde yanıldığımı anladım. Heathcliff ve Catherine bir Jane Austen çifti olmaya, ilişkilerinin ''romantizm'' çatısı altında nitelendirilmesi ne kadar abes ise o kadar uzaklar. Ama konumuz bu değil, tabii ki. Birbirlerini seven ama kavuşamayan sıradan çiftlerden bahsetmiyoruz burada, ilişkileri baştan sona sağlıksız, zehirli hâtta kendileri bile belli bir noktada bir diğerini kendisinin ''katili" olmakla suçluyor. Eh haksız olduklarını söyleyemeyeceğim doğrusu. Emily Brontë, roman boyunca okurunun duygularıyla oynamaktan zevk alıyor. Tam sempati duymaya başladığınız bir karakterle karşılaşıyorsunuz ki -tabii bu 10 saniye falan sürüyor- o karakter kendi kendini sizin gözünüzde yerin dibine sokmayı beceriyor. Bu da bir şekilde romanı daha iyi yapıyor. İlk sayfalarından itibaren kendime karakterlere bağlanmamam gerektiğini hatırlatsam da sürekli bir şekilde hayal kırıklığına uğratıldım ve sanıyorum sevgili Emily'nin de yapmaya çalıştığı buydu. Her ne olursa olsun, Uğultulu Tepeler adına yakışan, sıradanlıktan çok uzak klasiklerden biri olarak rafımda yer aldı. Sizin de benim yaşadığım duygularla okumanızı umuyor, elinizden düşüremeyeceğizi garanti ederek keyifli okumalar diliyorum.