Olağanüstü bir gece, burjuva sınıfında yetişmiş ve daha önce bir şeyi elde etmek için çaba sarf etmek zorunda kalmamış bir insanın hayatına yolculuğa çıkarıyor bizi. Bu zamana kadar yetiştiği sınıfın kurallarına bağlı kalarak yaşamını sürdürmüş olan kahraman her şeye karşı kayıtsızlık içerisindedir. Kendi sınıfına ait olan insanların taktıkları maskeler artık onu rahatsız etmektedir. Bu durum onların hoş karşılamayacağı bir hata yapmasıyla patlak veriyor kahramanın zihninde hatta; bu hata bile ona kendini kötü hissettirmez, aksine hoşuna gider. Çünkü bir şeyler hissetmeye başlamıştır ve içten içe onlardan biri olmak istemiyordur artık. Alt kesimden bir mahalleye gitmesi ne kadar da halktan kopuk olduğunu farketmesine neden olur. O insanların belli ölçütlere göre yaşamamaları, bir nevi özgür olmaları karakterimizin ilgisini çeker. Onlardan biri olmak ister. Tüketici bir sınıfta yetişen daha önce kimseyi düşünmeyen kahramanımız için birilerine faydalı olduğunu görmek mutluluk sebebi olmuştur. Kitapta dile getirilen “olaylara, hayata karşı kayıtsızlık” durumu günümüzde içerisinde yaşadığımız tüketici toplumundaki insana hiçte yabancı gelmeyecektir. Stefan Zweig’ın, kitabında dile getirdiği şey aslında “hayatı yaşamanın” tarifidir.