kitablogum.com/dunya-edebiyati...
Küçük bir an dahi olsa durup düşünmeye ve sorgulamaya fırsat bulamadan -tıpkı kurulu bir oyuncak gibi- hep aynı hareketleri yapmaktan ibaret hayatınız, bir anda ters yüz olsa…
Ve bütün arzularına boyun eğip sırf daha rahat yaşasınlar diye varlığınızı âdeta adadığınız bir aileye sahipken bir gün onların gözünde hiçbir değerinizin olmadığını, hatta sadece ayaklar altına serilebilecek bir kilimden farksız ya da sadece bir et yığınından ibaret, üstüne üstlük kendisinden utanç da duyulan ama sırf maddi ihtiyaçlarını karşıladığınız için fırlatılıp atılamayan boş bir nesne olduğunuzu anladığınızda…
Bir başka deyişle, siz daha hayattayken yok sayıldığınız, bir kenara itilip umursanmadığınız ve hiçliğe mahkûm edildiğiniz böyle bir durumda…
Ciğerlerinizi tam bir nefesle doldurabilir miydiniz hiç?
Çektiğiniz acı, şakaklarınızı şiddetle zonklatacak kadar büyük olmaz mıydı sizce?
Ya düşünceleriniz?
“Şu katı, sivri, amansız ve yakıcı çakıl taşları” yara bere içinde bırakmaz mıydı beyninizi?
Maruz kaldığınız psikolojik şiddetin etkisiyle, sizi hayata bağlayan bütün bağlar kopmaz mıydı tek tek?
Ve bir kalbin ölümü gerçekleşmez miydi yavaş yavaş?
Bir Kalbin Ölümü…
Stefan Zweig, işte böyle bir kopuşun ardından, kendisine çıkan bütün yolları duvarlarla örüp bütün kapıları da kapattıktan sonra kalbini ölüme terk eden Salomonsohn‘un acıklı hikâyesini anlatıyor Bir Kalbin Ölümü‘nde.