"yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkla yiyen, kemiren yaralar." cümlesiyle başlayan ve ilk cümleden itibaren okuyucusunu yakasından sıkıca tutup içine sürükleyen bir roman söz konusu. olayları ve eylemleri zaman ve mekan dışında ilerleyen romanda çoklu kişilik bozukluğu esintilerine rastlıyoruz. kitaptaki her kahraman, aynı olayları farklı bedenlerde bölüşen tek bir kişinin psikolojik varyasyonları olduğu için 'düzenli olay örgüsü' doğal olarak ortadan kalkıyor. bu sebepten, "düzenli bir olay örgüsü olsun" kaygınız varsa kitaptan bir tat almamanız normal. şimdiki zaman, geçmiş zaman, anı, rüya, hatıra, hayal birbiriyle kaynaşmış durumda. sebep - sonuç arasındaki nedensellik de kitapta arayıp da cevabını bulamayacağımız sorulardan, çünkü olayların birbirine bağlanmasında masallardaki mantık görülmekte. ama bu demek değildir ki, kitap gerçeklerden söz etmiyor. tam aksine romanda bahsi geçen korkular, ümitler, ümitsizlikler, özlemler, ölümler gerçek hayatın ta kendisidir. sakin bir kafayla oturup okunmasından yanayım. intihar eden yazarların ölümleri dışında diğer bir ortak yönü de kitaplarının intihar mektubu niteliğinde olmasıdır. sadık hidayet, vedasını ölümünden yıllar önce yapmış aslında.