184 syf.
·Beğendi·9/10
Son zamanlarda siyasi içerikli kitaplara merak sarmış durumdayım. Çünkü Türkiye’nin siyasî geçmişine dair çok az bilgim vardı. Sadece mantıksal yönden bakıyordum olaylara elimden geldiğince, o şekilde yorumluyordum. Ve insanın okudukça okuyası geliyormuş onu farkettim. Bilmiyordum ve hâlâ bilmiyorum çoğu şeyi, en azından bunun farkındayım.


Siyasi içerikli bir kitap okuyorsanız gerçekten sinirlerinize hakim olmanız gerekiyor. Yapılan haksızlıklar, yolsuzluklar, ahlaksızlıklar, iftiralar,..., saymakla bitmez. Türkiye’nin ne tür oyunlara alet edildiği ve bunun bile bile yapıldığı; her defasında çıkmaya çalıştığı bataklığa zorla geri itildiği; Türkiye’yle adeta “siyaset oyuncağı” gibi oynandığına tanıklık ediyorsunuz.
.
.
.
Öncelikle şunu belirteyim, kitabın yazarı Merdan Yanardağ’ı, TELE 1’de Emre Kongar’la birlikte gerçekleştirdiği “18 dakika” programından tanıyorum. Sosyalist gazeteci ve yazar, 12 Eylül Darbesinden sonra tutuklanarak hapis yatmış 1985 yılında gazetecilik hayatına “Günaydın Gazetesi”nde muhabir olarak başlayan Merdan Yanardağ, “Sabah”, “Güneş”, “Gündem”, “Aydınlık Gazetesi” nde ve “Söz” dergisinde çeşitli görevlerde bulunmuş.

1996 yılında ÖDP’nin kurucuları arasında yer almış, bu partiden 2001 yılında ayrılmış. “Sol” gazetesinde de köşe yazarlığı yapan Merdan Yanardağ, halen “Yurt” gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni.

Merdan Yanardağ, 5 Ağustos 2013 yılında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından karara bağlanan Ergenekon davasında 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış ve Muğla Ceza Evi’nde hapis yatmış.
.
.
Bu kitap, “Türkiye Neden Feda Edildi” soru başlığında pek çok soruya cevap niteliğinde yazılan bir kitap. Bir halk nasıl mankurtlaştı? Türkiye Soğuk Savaş’a nasıl kurban edildi? Bütün darbeler kötü, gerici ya da faşist mi? gibi...
.
.
Kitapta iki önsöz bulunmakta. Bunun nedeni de, yazarın kitabı bitirdikten sonra Ergenekon soruşturması nedeniyle gözaltına alınması. Bunu da ikinci önsözde belirtmiş kendisi.
.
.
Anlatıma geçersek, büyük İslam coğrafyasında 1000 yıldır devam eden karanlık çağ, İmam Gazali ve Nizamülmülk’ün işbirliği ile başlamış. Nizamülmülk’ün İmam Gazali’yi öne çıkarması, hepimiz için gerçekten çok hayırlı bir adım olmuş(!!).

Gazali’nin Şia öğretisinin, dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uyumlu hale getirilmesinin önünü kesmesi de, adımın güzelliğini gösteriyor(!). Bu sayede “düşünmeyen ve sorgulamayan kullar” topluluğunun temelleri atılmış oldu.
Gazali’ye en büyük itiraz, yine İslam dünyasından; felsefeci, matematikçi, hekim, hukukçu ve yorumcu İbn-i Rüşt’ten geliyor. Tartışmayı entellektüel ve felsefi düzeyde İbn-i Rüşt kazanırken, siyasal düzeyde kaybediyor..
.
.
.
Bir halk nasıl mankurtlaştı? sorusuna gelince; bu halk, ülkesini işgal edenleri; malına, canına ve namusuna saldıranları; Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkarak paylaşan İngiltere’yi, Fransa’yı, İtalya’yı, ABD gibi emperyalist ülkeleri “dostu” olarak gördü.

Buna karşılık Kurtuluş Savaşı’nda kendisiyle birlikte düşmana karşı savaşan; ordularını donatarak silah, cephane, para ve giyecek veren; generallerini göndererek Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz’un planlamasına doğrudan katılan Sovyetler Birliği’ni (Rusya) ise büyük bir akılsızlık ve vefasızlıkla 1950’den sonra düşman ilan etti.

Oysa, 1928’de Mustafa Kemal’in sağlığında yapılan Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı’nda Kurtuluş Savaşı’na katılan iki Sovyet generalin, Voroşilov ve Frunze’nin “Yeni Türkiye’nin Kurucu Sembolleri” olarak heykelleri var. General Frunze anıtta Atatürk’ün hemen arkasında duruyor. Bu durum Cumhuriyet’in kurucuları tarafından her iki Sovyet generalinde Kurtuluş Savaşı’nın kurmay kadrosu içinde sayıldığını gösteriyor.

Bakınız anıt: https://hizliresim.com/qAalMZ

https://hizliresim.com/M1bypM

.
.
.
Soğuk Savaş döneminin başlamasından sonra Türkiye’de, yaklaşık 60 yıldır solcular, sosyalistler ve sol Kemalistler devletten tasfiye edildi. Böylece, halka gerçeklerin anlatılması ve gösterilmesinin önüne geçilmiş oldu.
.
.
Birçoğumuz, Ergenekon ve Balyoz davalarının gerçek anlamını ve tarihsel niteliğini bilmiyoruz belki de; şahsen ben çok iyi bilmiyordum. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Robert Pearson’nun 6 Haziran 2003 tarihinde Ankara’dan Washington’a gönderdiği şifreli raporda, Ergenekon ve Balyoz davalarının gerçek nedenleri yazıyor. Bir kısmı şöyle ki:

“(Türk generaller) AKP’den seçilmiş Tayyip Erdoğan’ın davranışlarından rahatsızlık duymaktadır. Erdoğan güçlü bir müttefikimizdir. Generallerin bu tutumu Amerikan menfaatlerinin korunması açısından engelleyicidir. Orgeneral Özkök’ün sadakatli duruşu sahiplenilmelidir. Muhalif generaller, Orgeneral Hilmi Özkök’ün çizgisine itiraz etmektedirler. Erdoğan kendisine desteğin devamı halinde ABD’nin bir müttefiki olarak Ortadoğu ve Irak dahil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demiryolları ile Mersin ve İskenderun Limanları’nı kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir. Ancak Türk ordusundaki üst rütbeli subaylar tarafından sürekli engellenmek istenmekteyiz..”
.
.
.
Çöküşümüze zemin hazırlayanlardan DP’yi (Demokrat Parti) anlatmak gerekirse; 1950’de iktidara gelen bu parti, Osmanlı-Türk uluslaşma ve modernleşme sürecinde tutucu kanadı temsil eden ve İslamcılıkla iç içe olan muhafazakar geleneğin bir parçasıdır.

DP dönemindeki en büyük kontrgerilla operasyonu İstanbul’da azınlıklara yönelik olarak yapılan, göç eden köylülerin kışkırtılmasıyla 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen vahşi yağma tertibiydi.

Saldırılar sırasında 15 ila 30 kişinin öldüğü ve 300 kişinin de yaralandığı bildirildi. Yaklaşık 400 kadına da tecavüz edilmişti...

Ve bu yaşananların hepsinin mimarı olarak komünistler sorumlu tutulmuş, aralarında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Asım Bezirci ve Hasan İzzettin Dinamo gibi yazarlarında bulunduğu solcu aydınlar tutuklatıldı.
.
.
.
Bir de Adnan Menderes olayı var.. Onu anlatmayayım artık. Ama her ne olursa olsun bu durum asılmasını gerektirmezdi. Asılmasındaki tek neden bu değildi tabi.
.
.
.
Bütün darbeler kötü, gerici ya da faşist mi? Bu sorunun sebebi 27 Mayıs’tır. Klasik bir darbe olmaktan çok uzak olan, önemli bir sivil toplumsal muhalefet hareketine dayanan; aydınlar ve devrimci gençlikle birleşen bir genç subaylar müdahalesiydi.

Türkiye İşçi Partisi (TIP), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) ve Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (Dev-Genç) gibi sosyalist hareketin efsane örgütleri bu ortamda kurulmuş, “Yön” başta olmak üzere çok sayıda sol ve sosyalist dergi bu dönemde çıkmış, sosyalist edebiyat üzerindeki yasaklar kalkmış, sansürsüz kitaplar yayımlanmaya başlamış, Marksist eserler Türkçeye kazandırılmıştı.

Durum böyleyken, 27 Mayıs’ın, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbeleriyle aynı kefeye konmaması gerekir.
.
.
.
Türkiye’yi yakından ilgilendiren, Mısır’daki gelişmelere bakılacak olursa, AKP iktidarının bölgedeki en önemli müttefiki, Mısır’daki Müslüman Kardeşler yönetimiydi. AKP’nin deneyiminin Mısır üzerinden bütün bölgede yaşama geçirildiği gösterilmek ve Türkiye modelinin bölgesel karakteristiğine vurgu yapmak isteniyordu. Böylece AKP yönetimindeki “Ilımlı İslam ülkesi” Türkiye’nin Müslüman dünyadaki liderliği de tescil edilmiş olacaktı.

3 Temmuz 2013 tarihinde, Mısır’da Mursi’nin devrilmesi, “Ilımlı İslam” rejimleri için ilk ve en başarılı model ülke diye sunulan Türkiye’yi de yakından etkileyecek. Bu gelişme öncelikle AKP ve Tayyip Erdoğan iktidarını temellerinden sarsacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gezi Parkı eylemlerinden böyle korkmasının gerçek nedeni budur.
.
.
.
Birinci cumhuriyetlerin yıkımı, Odatv davası ve daha pek çok konunun da ele alındığı bu kitap, ilerledikçe gerileyen bir ülke olduğumuzun tarihi bir kanıtı niteliğinde. Okunulmasını tavsiye ederim.

İyi okumalar herkese..