·186 syf.··Beğendi
···Okunma: 02 Aralık 2019 18:34 *Bu inceleme yüklü miktarda spoiler içermektedir*
José Mauro de Vasconcelos tarafından kaleme alınan ve yazarın çocukluk anılarının izlerini taşıyan Şeker Portakalı’nı, önce özetlemek, ardından eserin değerlendirmesini yapmak istiyorum.
José ya da başka bir deyişle Zezé, oldukça haylaz bir çocuktur. İnsanları zor durumda bırakmayı eğlence haline getirmiştir. Yaşadıkları yerin Portekiz’deki küçük bir kasaba olmasından dolayı, bir süre sonra, yapılan her türlü hınzırlık için Zezé suçlu gösterilmeye başlanmıştır. Onun için “şeytanın vaftiz oğlu” tabiri kullanılmaktadır. Maddi açıdan iyi durumda olmayan bu ailenin üyeleri, Zezé’yi döverek adam etmeye çalışmaktadırlar. Yalnızca iki kişi hariç: küçük kardeşi Luis -ki zaten yaşı itibariyle bunu yapmaya uygun değildir- ve ablası Gloria -o da en fazla kulağını çekmektedir-. Bu iki kişi, az da olsa Zezé’nin umudunu korumasına yardımcı olmaktadır. Bir de Edmundo Dayı vardır ki, sorularına cevap alabildiği için onun da yeri ayrıdır. Tüm bu canlı kanlı insanlar bir tarafa, içindeki şarkı söyleyen kuşu ile bahçelerindeki Minguinho ismini verdiği şeker portakalı fidanı onun en yakın arkadaşlarıdır. Bir süre sonra içindeki kuşu, büyüdüğünü kanıtlamak için serbest bırakır ve Zezé için yalnız şeker portakalı kalır.
Zezé, her ne kadar kimseyi inandıramasa da okumayı kendiliğinden öğrenmiştir. Yeni şeylere olan merakı oldukça fazladır. “Aklı erdiğinde hissedeceğini” umarak yaşamakta, küçücük yaşına rağmen büyüklerin işlerine kafa yormakta ve sıkça onları anlayamamaktan yakınmaktadır. Okumayı öğrendiği için onu, yaşı tutmamasına rağmen okula yazdırmışlardır. Çünkü evdekiler, ondan birkaç saat bile olsa kurtulmak istemektedirler. Fakat Zezé halinden memnundur, çünkü evden uzaklaşıyor olmak, onu özgürlüğüne yaklaştırmaktadır. Onun özgürlük anlayışı ise, yaramazlıkları ortaya çıkmadan dilediğince kişiyle kafa bulmaktır. Bunun dışındaysa, öğrenmeyi gerçekten sevmektedir. Hatta Gloria onun “okula giderken şeytanını çekmeceye kapattığını ve bambaşka bir çocuğa dönüştüğünü” söylemektedir. Bir gün bu eğlencelere “yarasalık etmek” adını taktığı bir yenisini ekler. Bu oyunda, yoldan geçen arabanın sürücüsüne yakalanmadan, arkadaki yedek lastiğe tutunarak yolculuk etmek gerekmektedir. Bu eğlenceyi ona dokuz yaşındaki ağabeyi Antonio -Zezé'nin deyişiyle Totoca- öğretmiştir. Yeni olan her şeye heyecan duyan Zezé, bu konuda kendini oldukça geliştirmiş ve kasabadaki neredeyse tüm arabalara yarasalık etmiştir. Yalnızca en güzel araba olan, Portekizli’nin yani Manuel Valadares’in arabasına yaklaşmaya uzun bir süre cesaret edememiştir. Sonunda bu işe giriştiğinde, anında yakalanmış ve rezil edilmiştir. Onu bu duruma düşüren Portekizli’ye düşman olmuş, onu öldürmeyi kafasına koymuştur. Uzun bir zaman boyunca sürdürdüğü bu düşmanlık, hiç beklemediği bir şekilde son bulur ve ardından bir dostluk yeşerir. Öyle ki Zezé, ismini beğenmediği bu Portekizli’ye Portuga diye hitap etmeye bile başlamıştır. Yine de geçmişte yaşananlar gururunu incittiği için bu dostluğu kimseyle paylaşmamayı tercih eder ve her seferinde gizlice buluşurlar.
Ailesiyle yaşadıkları tüm sıkıntıları Portuga ile paylaşır Zezé. Hatta bir keresinde, babasının onu öldüresiye dövdüğü sırada aldığı bir karardan bahseder ve ruhunun olgunluğu netçe görülür:
“Olsun, onu öldüreceğim.”
“Ne diyorsun evladım sen, babanı mı öldüreceksin?”
“Evet, öldüreceğim. Çoktan başladım bile. Öldürmek derken öyle Buck Jones’un tabancasını alıp dan diye öldürmeyi kastetmiyorum. Öyle değil. Kastettiğim onu kalbimde öldürmek. İyiliğini istemekten vazgeçmek. Derken bir gün ölüp gidecek.”
Portuga ile arasındaki dostluk öyle bir noktaya ulaşır ki, ondan babası olmasını ister. Ailenin bu duruma üzülmeyeceklerini, aksine sofradan bir tabak eksileceği için sevineceklerini söyleyerek onu ikna etmeye çalışır. Fakat Portuga bunu kabul etmez, ancak ona öz evladı gibi davranacağını söyler ve öyle de yapar. Aralarındaki gün geçtikçe ilerleyen bu ilişki, Zezé’yi oldukça değiştirmiştir. Bulduğu her vakti Portuga ile geçirmek istediğinden yaramazlık etmeyi unutmuştur. Şeker portakalını ve Luis’i sevgiye boğmaya başlamıştır. Ve tüm bunları şefkatin ne olduğunu keşfetmesiyle yapmıştır. Bu şekilde yaşamaya başlaması, yediği dayakların miktarını azaltmıştır. Bu durumdan da oldukça memnundur. Ancak bir gün, Totoca onu kandırır. Belediyenin yol genişletmesi yapacağını, bu yüzden de şeker portakalı fidanının kesileceğini söyler. En yakın arkadaşını kaybetmekten korkan Zezé, düşüncesi bile acı veren bu olaya dayanmaya çalışır. Çünkü dilediğince şeyi paylaşabileceği biri hala vardır: Portuga. Fakat bu gücü fazla uzun sürmez. Zira birkaç gün sonra, kasabanın en korkunç treni olarak bilinen ve dayak yemekten bıktığı bir zamanda önüne atlayıp ölmeyi düşündüğü Mangaratiba, Portuga’nın arabasına çarpmış ve onu öldürmüştür. Bu olay, Zezé’nin yaşama isteğini de alıp götürmüştür.
Bu noktada durup, tüm olaylar zincirine baktığımızda, görülebilecek çok net bir şey vardır. Öğrenmeye -ama her türlü öğrenmeye- açık olan Zezé, dayak yoluyla hiçbir şey öğrenmemektedir. O, insanları izleyerek okumayı bile öğrenmiş, ancak sevmeyi öğrenememiştir. Ona sevgiyi öğreten Portuga’sı olmuştur. Portuga, Zezé’ye daima açıklayıcı ve yol gösterici bir şekilde davranmıştır. Zezé ablasına küfrettiğinde dayak yemesine rağmen bu huyunu sürdürmüş, ancak Portuga ona bu tavrının uygunsuzluğunu anlattığında küfretmeyi bırakmıştır. Ailesi ve özellikle babası, kavga ettiği ve yaramazlık yaptığı için onu sürekli dövmüş, ancak hiçbir dayak Zezé’yi değiştirmemiştir. Zezé’nin yaramazlık yapmayı bırakması, Portuga ile yaptığı paylaşımlar, onun hayatında bıraktığı tortularla olmuştur.
Peki bu yaşantı olanağı nasıl ortaya çıkmıştır? Portuga nasıl olmuş da Zezé’ye ailesinden ve hatta diğer komşularından farklı bir davranış sergileyebilmiştir? Aslında burada unutulmaması gereken bir nokta vardır. Portuga ve Zezé’nin ilk karşılaşmaları, yani Zezé’nin Portuga’nın arabasına yarasalık etmesi esnasında, Portuga’nın tavrı da diğerleri gibidir. Zezé’yi kulağından tutarak arabanın arkasından indirmiş, sokağın ortasında azarlamıştır. Burada Portuga’nın odaklandığı nokta, Zezé’nin onun arabasına verdiği zarardır. Ancak zaman geçtikçe Portuga Zezé’yi izlemeye başlamıştır. Onun yaptığı yaramazlıkların altında yatan zekice hamleleri fark etmiş, kafasını kullandığı takdirde bambaşka biri olacağını anlamıştır. Portuga’nın diğer insanlardan ayrılmasını sağlayan fark budur. Zezé’nin anlattığı tüm yaramazlıklar üzerinde uzun uzun durarak, onun amacını anlamaya çalışmış ve amacını gerçekleştirmek için seçtiği yolun doğru olup olmadığını sorgulamasını sağlamıştır. Zezé ise, hayal dünyası dışındaki bir kişinin onu dinlediğini ve anladığını görmüştür. İnsanların canlarını yakarak aldığı hazlardan uzaklaşmış, halis paylaşımlarda bulunarak kalıcı bir dost edinmiştir.
Tüm bunlar bize gösterir ki, yapıca farklı olan iki insan karşı karşıya geldiğinde, kişilerin birbirlerine sevgi duyması ve birbirlerinin gelişimlerine katkıda bulunmaları mümkündür. Özgür bir insan olma olanağına sahip olan Zezé, ancak Portuga gibi biriyle kuracağı ilişkiyle bu olanağı hayata geçirebilir. Zezé’nin ailesinin ona karşı öfkeli ve şiddet yanlısı tutumları, Zezé’ye sürekli onların kendisini sevmediğini düşündürmüştür. Bu düşünceler beş yaşındaki bir çocuğun trenin önüne atlayıp ölmeyi istemesine kadar ilerlemiştir. Portuga ile kurduğu dostluk, Zezé’nin kendi değerini harcamamasını sağlamıştır. Bu açıdan bakıldığında eser, bir çocuk ile ortaya koyulan iki farklı yaşantı imkanını gözler önüne sermiştir. Hangi imkan hayata geçtiğinde, ne tür değerlerin harcandığı gösterilmiştir. Şeker Portakalı isimli bu eser, bizlere bir çocuğun hayatına farklı şekillerde dokunabilmeyi göstermesi bakımından değerlidir.