Puan vermedi·240 syf.··Beğendi
· Beni Kör Kuyularda, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın oğlunun ölümü ardından yazdığı belki de hayatının en zor şiiriydi. Biz o şiiri daha çok Timur Selçuk’un sesinden şarkı olarak dinledik. Gerçektende yaşanan acıyı bu denli derinden hissettiren ender şarkılardandır Beni Kör Kuyularda. Hasan Ali Toptaş’ın son kitabına bu ismi vermesi tesadüf olmasa gerek.
Romanda genç bir kız, ailesi ve onların dramları karşısında, toplumun var olduğu iddia edilen değerleri ama en çok da vicdanı sorgulanıyor. Genç bir kızın yüreğinden çığlık çığlığa yayılan bir sessizlik küçük gecekondunun penceresinden dünyanın göğüne doğru hare hare ilerlerken kimse bu çığlığı duymaz dönüp de bakmaz. Köpekler, ölüler ve deliler hariç.
Kitapta vaktiyle köylerinden güzel bir gelecek umuduyla Ankara’ya göçmüş, şehrin dışında uzak bir bölgede arazi alıp buraya bir gecekondu yapabilmiş küçük ve yalnız bir ailenin başına gelen absürt olaylar anlatılıyor. Bakmayın absürt dediğime kitabın başlarında bize böyle gelse de, ilerledikçe yaşananların aslında gerçek hayatta tam da yanı başımızda olduğunu fark ederek bu Anadolu mistiğini okumaya devam ediyoruz.
Sabah aceleyle işe giden babasına, annesinin hazırladığı yemekleri götürmek için evden çıkan Güldiyar, geri döndüğünde konuşamayan, sadece ağlayan ağladığında da gözyaşı yerine çakıl taşı döken bir kıza dönüşmüştür. Bu durum karşısında ne yapacaklarını bilemeyen Muzaffer ve Bahriye çaresizlik içinde beklemeye başlarlar. Tam hastaneye gidecekleri gün zaten bir evladı yıllardır kayıp olan Bahriye, diğer evladının da bu içler acısı haline dayanamaz ve aniden ölür. Evdekilerin dayandığı omuz olan kadın da gidince Muzaffer ve Güldiyar bu koca dünyada kalabalıklarla ve kötülüklerle başbaşa kalır.
Kulaktan kulağa yayılan, gözlerinden taş parçaları dökülen kız hikayesi, kenar mahallenin bu yoksul evini artık seyirlik bir alana, adeta bir panayıra –tiyatro/sinema/kolezyum- çevirmiştir. Güldiyar’ı görmeye önce mahalleliler, sonra da şehrin çeşitli köşelerinden insanlar gelmeye başlar. Zamanla tek dertleri Güldiyar’ın gözünden dökülen taşları görmek olan insanlar, bahçede ve giderek bahçenin dışında uzun kuyruklar oluşturmaya başlar. Bu insanlar öyle bir görme/izleme arzusuyla, doludurlar ki, ‘göztaşı’ ile kendi aralarında bir set oluşturan siyah giyimli, kötü adamlara para vermeyi ve onlar tarafından itilip kakılarak sıraya konulmayı gayet olağan karşılarlar. Yeter ki onlar Güldiyar’ın yere dökülen taşlarını bir kez görebilsinler. Farkında değillerdir ki, Güldiyar’ın gözlerindeki taşlardan çok kendi aşırı parlatılmış değerlerinin pulpul yerlere dökülüşüdür görmek istedikleri.
İşte toplumun -tüm engelleri aşma pahasına- bu sınırsız görme ve seyretme arzusu yazarın roman boyunca üzerinde durduğu mesele oluyor. Acıyı porno izler gibi izleyen bu kalabalıklar, kızın neden ağladığı, annenin neden öldüğü, babanın neden delirdiği ya da ağabeyin neden yokolduğu gibi acının kaynağına gidecek sorularla meşgul olmazlar. Öyle ki kimse bir aile, hüküm-koyucuların ve uygulayıcıların şahitliğinde parça parça edilirken “yav ne olmuş kıza, neden ağlıyormuş” demez. Hatta Güldiyar, ağlayamadığında hır çıkarıp huysuzlanırlar, ardından saplanan bıçaklarla kızın gövdesi delik deşik edelirken ruhu ölmüş bu insanlar, dışarıda çay içip simit yiyip çekirdek çitleyerek beklemeye devam ederler. Tıpkı tv’lerdeki sabah programları gibi. Tek fark romanda insanlar, Güldiyar’ı seyretmeye evine giderken, Televizyonlar seyirlik acıları bizim evimize getirir. Gerisi; çekirdek, çay, pasta, börek zaten.
İnsanlar sürekli değişir bir kaybolur bir geri gelirler, zaman değişir mekan değişir ama değişmeyen yegane şey Güldiyar’ın acısı, Muzaffer’in ve onları seyre gelen kalabalıkların umarsızlığıdır. Hikaye boyunca kahramanların başlarına ne geldiği, niye öldükleri, niye kayboldukları gibi konularda fikir sunulmaz. Okuyucu adeta distopik bir atmosferde gezdirilir. Zira yazar, işin bu kısmında değildir. İnsanların/toplumun durum ve olaylar karşısında söyledikleri, yaptıkları ve aldıkları tavırla ilgilenmektedir. Maalesef toplum, başkalarının acılarına karşı gözünü, kulağını ve ağzını kapatmış, gözlerini dört açmış çevresindeki her şeyi bir seyirlik nesne haline getirmiştir. Bir tek Halil gibiler görmektedir yaşananların vahametini, onlar da gördükleri kaba güçle nasıl baş edeceklerini bilemedikleri için dut ağacının bir dalına tedirgin bir kumru gibi tüner ve seyredenler katındaki yerlerini alırlar. Bundan sonrası dem çekmek şiir yazmak hikaye üretmektir Halil’ler için.
Yazar çok eski zamanlardan çekip getirdiği inançsal ve mistik öğeleri günümüz formlarıyla içiçe geçirerek kurgusuna canlılık ve merak katar. Kelimeleri adeta bir çocuğun karahindibağları üfürüp sağa sola usul usul savurması gibi uçuşturur havada. Aklımıza, yüreğimize sessizce dokunur bu kelimeler, bizi korkutmaz, coşturmaz ama yaşananlar karşısında çırılçıplak kalan ruhumuzu inceden ürpertir.
Hasan Ali Toptaş, omzundaki sihirli kamerasını insanlara hayvanlara ağaçlara otlara öyle bir tutar ki, biz yaşanan tuhaflıkların, mistik olayların arasında hiç yabancılık çekmeden merakla, hüzünle ve biraz da umutla dolanır dururuz. Kimseye dokunamadan, seslenemeden tıpkı kendi kahramanları gibi gölgeler halinde Ankara’nın o gecekondu mahallesinde olan biteni sessizce seyrederiz. Ve umarız, umarız ki bu insancıklara birisi çıksın da yardım etsin. Tıpkı çaresizliğin pençesindeki roman kahramanaları gibi biz de sadece umarız. Onlar da kah kayıp olan Hüseyin’den, kah sakallı yaşlılardan, kah polisten, kah ölülerden, kah türbelerden, kah da üzerlerine karabasan gibi çöken siyah giysili kötü adamlardan medet umarlar. Ama kimse de yardım etmez. Kurtarıcı bir türlü gelmez. Bilmezler ki kurtarıcı yoktur, bilmezler ki ellerini, kollarını, dillerini birleştiriverseler, bir olsalar kimseye minnetleri olmayacak.
Daha fazla uzatmadan kitaba ilişkin şunları da söyleyip bitirelim. Romanda sık sık öbür dünyaya göçmüş olanlar bu tarafa ziyarette bulunup bazı insanlara görünürler. Göründükleri insanlar yalnızca iyi olanlardır. Onları yanlarına çağırıp adeta bu dünyanın kötülüklerinden çekip götürmek isterler. Kurtulmanın tek yolu belki de yer değiştirmektir. Belki de tek çare zamansal ve mekansal büyük bir göçtür. Zira Bahriye ancak o zaman kurtuldu çilekeş hayatından, Güldiyar ancak o zaman kurtulabildi onu suskunluğa gark eden büyük acısından. Giderken, çokça kalıp bir türlü çıkamadığı kör kuyudan geride kalan bizleri kendi yerine bırakarak beyaz duvaklı tabutuyla süzülerek çıkar gider