Yaşamak...
Bir günlüğe verilebilecek en güzel isim sanırım.
Cahit Zarifoğlu'nu tanımam için iyi bir başlangıç oldu. Çünkü çevremde Zarifoğlu okuyanlar dilinin ağır olduğunu ve bir şey anlamadıklarını söylerlerdi. Açıkçası bu kitap ağır değildi gayet açık yazılmış ama tabii bazı yerlerde anlamak için Cahit Zarifoğlu olmak gerekiyor.
Günlük tarzı okumayı sevdiğim için kitabın tadını çıkararak okudum. Ve sanki kitabı okurken bende olayların içindeydim. Mesela tren istasyonundayken onu yolcu etmeye gelenlerden biri de bendim. Tülperdeyle camın arasında duran yaşlı adam bendim. Ben o koskaca çıplak dağda Yalnız Ardıç'tım. Ve ben kahvehaneye dalan arabanın altında ezilen baştım.
Kitabı hayranlıkla okumanın nedenleri arasında yazara olan benzerliğim de var. Cahit Zarifoğlu gibi ben de insanlara uzak olmaya çalışıyorum. Ve böyle de mutluyum.
Babasıyla hep sorunlu olduğunu duydum ama mektuplaşmalarını okuduğum zaman öyle olmadığını babasına saygı duyduğunu gördüm. Hatta önceden ona soğuk davrandığının pişmanlığını şu sözleriyle dile getirmiş: ... ve babam tam otuz sekiz yıl sonra şubat ayında aramızdakileri katederek onu tanımaya başlayacağım bir zamanda ölüverecek.
Benliği aslında isminin baş harflerinde gizlidir. Tam adı Abdurrahman Cahit Zarifoğlu olan şairimiz kendi benliğini şu sözleriyle ifade eder:
Seçkin bir kimse değilim
ismimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim
Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim
...
Sen gittikten sonra kırlarda papatyalar sensiz açtı.
Mekanın cennet olsun 'zarif' adam.