Adı:
Yaşamak
Baskı tarihi:
2004
Sayfa sayısı:
220
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754731927
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Beyan Yayınları
Yeni Türkçe'de ki hatıra türünün en yetkin örneklerinden biri olan Yaşamak, toplumsal olarak bir ışığa dönüştürmek istediğimiz acıya, bireysel bir dünyada aydınlık sağlamaktadır.

Zarifoğlu, çevremizde gelişen olayların gözümüzü yorduğu ve bizim, hayatın bütünsel akışıyla olan bağlarımızı güçlükle koruduğumuz dönemde, o bağlara canlılık veren birkaç şairimizden biridir.

Yaşamak, şiirindeki derinliğin yol açtığı açılım getiren ve şaire ait iç dünyanın zenginliğini gözler önüne seren bir eserdir.
Şair, yaşamayı varlık ve oluşun özüne dokunan bir derinlik içinde algıladığı ve arka planındaki hikmetle anlaşarak yaşadığı için, aynı hikmetin onun anlatımında parıldaması pek tabiidir.
224 syf.
Kısa bir şiir ve ardından “ne çok acı var” diye başlıyor kitabımız… Sonra kendinizi Zarif adam ile beraber altmışlı yetmişli yıllarda buluyorsunuz.

Yaşamak… Bence bir kitaba verilebilecek mükemmel bir isim. Çoğu insan yaşadığını sanıyor ama aslında yaşamıyor. Yaşamak denilemez buna. Ama Cahit Zarifoğlu yaşamayı beceren sayılı insanlardan bir tanesi diye düşünüyorum. Bu kitabı okurken sizde nasıl yaşadığına tanık olacaksınız. Normal de kapalı bir anlatım tarzı olan Cahit Zarifoğlu’nun şuana kadar okuduğum en açık kitabı diyebilirim. O yüzden ilk bu kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Kitap günlük ve anı türünde gibi gözüküyor. Öyle bildiğiniz gibi zamana göre ilerlemiyor. Tarihler karışık. Bir bakmışsınız geçmişe gitmiş. Birde bakıyorsunuz yaşadığı zamana geri gelmiş. Ayrıca bu türler dışında yazılarının içine birçok türü de katmış. Deneme yazıları da var. Şiir de var. Sayamayacağım kadar çok konuya değinmiş. Bazen yeni bilgiler öğreniyorsunuz. Bazen de yazarın bir insan, bir konu hakkındaki görüşlerini görüyorsunuz.

Kitap içerisinde çok sevdiğim anlam dolu beni duygulandıran paragraflar vardı. Bu adama Zarif adam diyorlarsa içinde aşkında, sevginin de geçmesi gerekiyor. Ve geçiyor da... Yalnızlık da olmazsa olmazlardan… Yazılarında kimi zaman insanları, kimi zaman da davasını anlatmış… Bazı yerlerde annesine olan sevgisi ve özlemini dile getirmiş. Bazen de babasına sitem etmiş. Gönlü zengin yaşlı bir dedeyle olan anısını da anlatmış. Hani bir yayla da süt ikram eden fakat Nehri geçemediği için sütü gelip kendilerinin almasını isteyip, hediye eden kişinin kendisi olmasına rağmen özür dileyen kocaman yüreği olan yaşlı dede... Ne sevmiştim bu dedeyi. Dedemi hatırladım. Ne çok özlemişim onu. Bugünlerde ölmüştü oda.

Yazarımız yeni nesilden de şikâyetçi olduğunu "Dönelim kendimize ve aldığımız yaralara bakalım" diyerek belirtmiş. Modernleştikçe kendimizi, kültürümüzü kaybettiğimizi söylüyor. Türkiye sınırları içerisinde yazdığı yazıların yanı sıra yurtdışı yazıları da var. Oralardan da bahsetmiş. Biliyorsanız C. Zarifoğlu Dünyanın birçok yerini otostop ile dolaşmıştır. Her dilden her renkten insanlarla tanışmış ve yaşamış olması gerekir. Ama yine de yalnızlık işlemiş bu şairimizin içine.
Savaş hakkında yazıları da var. Mesela Vietnam savaşına değinmiş. Kitabın sonuna doğru Afganistan savaşını da kalemine almış. Bun konuyla ilgili şiir türünde yazmış olduğu bir Çocuk kitabı da var. İspanya iç savaşına da... (Bu bölümü okuduğum gün Pan’ın labirentini izledim. Orada da ispanya savaşı atmosferi vardı. Tevafuk olsa gerek. :) )

Bir yazısında ise Şairi anlatır. Şiiri anlatır. Bu ikisinin arasında ki bağı, hangisinin hangisine hükmettiğini anlatır. Yazmaya çalıştığı romanlardan bahseder. Oradaki olaydan, romancıdan, karakteri olan çocuğun safça bakış açısından…
Babası ile olan mektuplar da kitabın içinde yer almaktadır. Babası ile problemli olduğunu düşünürdüm. Daha önce bazı yazı ve videolardan böyle düşünmüştüm ama bu mektuplara bakınca hiçte öyle gözükmüyor. Babasının oğluna ne kadar değer verdiğini görüyoruz. Her mektubun da ibadetlerini yapmasını yazması da dikkat çekici…

Dini konulara da değinmiş. Her şeyin mirasçısı olana duyulan Hasretten bahsetmiş. Kelimeden, sevgiden, sevginin çekip gitmesinden bahsetmiş. Sezai Karakoç ve onun edebi dilini nasıl kullandığına, o dönemde şiirine duyulan hatırı sayılır ilgiye değinmiş. Müzik için fazla şansınız olmadığından, müzik başlar başlamaz kapatılan radyoların yanında büyüdüğüne değinmiş.

Önceden sevdiğim, bir insan sayesinde daha da çok sevdiğim İzmir'i ve orda geçen bir anısını da yazmış. Ankara’dan Oradaki insanlardan, yer altında okunan ezanlardan ve kılınan namazlardan bahsetmiş. Olumlu düşünceler değildi bunlar. Sonunda ihtiyar dedenin sayesinde asıl manayı fark etmiş.
Bir annenin çocuğuna olan ilgisin gözlemlediği bir olayı ve sonucunu anlatmış. Anarşi salgınını kokakolanın tutması gibi reklam ve propagandaya bağlamış. Neden Dindar bir çevreden evlendiğine değinmiş. İsmet Özel ile olan anısına yer vermiş.
Sanat’tan da bahsetmiş. Divan Edebiyatından dahi bahsetmiş. Arada Fuzuli’ye değinip oradan da Dostoyevski’ye atladığı olmuş. Sanat üzerine yazdığı bölüm kitabın en ilgi çekici yerlerinden birisiydi. Son olarak kitabında bazı yerlerinde Necip Fazıl’dan da bahsediyor. Hatta bahsettiği bir olayı Necip Fazıl’ın O ve Ben kitabında da okumuştum.

Velhasıl gördüğünüz gibi gündelik, sanatsal, eleştirel yazılar yazmış. Çok da güzel yazmış.

Keyifli Okumalar…
220 syf.
Bir besmele,içinde istiğfar da bulunan. Acz bulunan...
Sonra bu zarif adam şöyle devam etmiş: Ne çok acı var.
Okudum... Hemde defalarca okudum aynı cümleyi. Sanki dünyada bu kadar acı olduğunu ilk kez birinden böyle açıkca işitmiş ve ürkmüştüm. Ürkmüştüm çünkü bir ân bütün haşmetiyle dünyanın acılarından bir vücut vuku bulmuş ve beni derinlerine çekmiş, kollarını boynuma dolamıştı. Bütün insanlığın acısı birden önce içime, daha sonra dışıma taşmıştı. Yediğim de, içtiğimde, giydiğimde acıyı gördüm. O bana dokunmuştu. Ve sanki onda azrailden bir can alış, israfilin surundan kopan ve bir üfleme de her şeyi yerle bir eden bir pay vardı. Neden yazmıştı ki. Şimdi durduk yere neden içimi kusmuştum ve acımın ağzımdan aktığını görmüştüm...
Öyle büyük umutla açmıştım kapağını ama daha ilk cümleden hayal kırıklığına uğramıştım. Hayal kırıklığı dedimse, gerçeklerin önüme altın tepsilerle sunulmasıdır kastım. Bir insan bir kitapta kendini okuyabilir mi? Nasıl olur da başka, bambaşka bir insanın anılarından kendime böylesine büyük bir pay biçerim,aklım almıyor. Lafa odukça sıradan bir şeyden söz ederek başlıyor ama birde bakmışsınız ta derinlerde bir yerindesiniz kalbinizin.

"İçim ağrıyor,içimde spazm var, dar yerlerden sıkılıyorum, mutlu değilim,geceler uzun bitmiyor,gündüzler ağır, bahar bir türlü gelmiyor."

Ben bu satırları okuyorum. Ama yok okumuyorum. Yakalanmışım gibi geliyor daha çok. Birisi benim kalbimi gördü, işte yakalandım!
Nasıl tarif edilebilirse güzelce bir acı,acıyı da güzel tarif etmek olur mu demeyin oluyor, öylece tarif etmiş işte. Hem basit hem de öyle bam teline dokunmuş kelimelerin.

Sık sık soruyoruz kendimize,kimiz biz?
Ben kimim Yarabbi, ben kimim,kimim ben? Belli o da bulamamış ya da buldu da sırrını açık etmek istemiyor.
Ve işte gökyüzünde kanatlarını hoyratça,özgürce savurarak, yararak maviyi parçalayarak bir sürü kuş uçuyor.
"Çünkü göç eden bir kuş sürüsü görmek bir deprem seyretmek gibidir.Ve kuşlarla ve depremle yakın akrabalıklarımız vardır."
Ağrıyor, içimin ağrısını duyuyorum bu sefer.
Ve bende !
Ben de şehirde ağırıyla akan hayatın farkındayım. Onun içindeyim. Ondan bir parçayım.
Korna sesleri, satıcıların durmak bilmeden bağrışmalarının sesleri, çocukların paldır küldür koşuşmalarının, hayatın farkında olmadıklarını belli edercesine kahkalarının sesleri, ve daha bir sürü insan , bir sürü hayvan , bir sürü insan sesleri...
Parçasıyım karışıklığın. Parçasıyım, ağrıların.
Ve işte ân geliyor,dönüyoruz,Elhamdülillah.
Dönmek dediysem içime.
"İçinize dönün" diyor ya. Orda kapatıyorum kitabın kapağını. Er'mişim de hazır kıta bir emiri yerine getirmek için bekliyormuşumcasına...
Döndüm bende, içime...
Çıkmak da öyle kolay değil vesselam. İnsanın içi kalabalıktır zira.
Biri gelse yoklasa beni, burada değilim. Oradayım...
İçimize attık, insan kardeşlerim..Şimdi taşıyamadığımız bir yüktür. Çuval çuval sırtlandık. İçimize attıklarımız diyorum, boyumuzu aştı. Can çekişiyor benliğim ve aslında ben yokum.
Heyhat öldüm mü de yoktum, var mı olmamıştım hiç bir vakit. Yoksa sarmış mıydı yokluk bedenimi sonradan. Hiç bilmiyorum...

Bu bir inceleme olamaz, olamazdı.. Zira kelimeleri yetiremiyorum.. Kestiremiyorum sığdıramıyorum duygularımı kelimelere yetiştiremiyorum.

Velhasılı kelam.Bizde işte herkes gibi tükeniyoruz. Tükeniyoruz bir 'Yaşamak' türküsünü söyleye söyleye..Yitiyoruz...

Ey kadın kokla beni
hayatım yasaksınız
gelinmiyor akşam zaman kaplanı
kaçmıştım yeni bir ırmak şeklinde
hayvanların ilkbahar sıcakları bölümünde
kıvrılıp yeniden yakalanıyorum
cam kesiyor göğüslerimi
boynuma zümrüt bir gerdanlık atmışım
hem şarklıyım ben
gövdem yara dolu
sevdiğim, kolla beni...

Rahmetle ve sevgiyle...

https://youtu.be/3Fs6O4GWynA
224 syf.
·10 günde·10/10
Senin adınla
Ey yüceler yücesi:

Bir kitap düşünün içinde hayatın bütün safhalarını bulabileceğiniz. ‘’Ne çok acı var.’’ diye başlayan: Gerçekten de öyle değil midir daha doğarken ağlamaya başlar insanoğlu. Sonra büyür, sevinci yaşar. Bazen üzülür sıkışır başı. Darda kalır bazen. Hüzün beş harfli, huzur da beş harf. Belki de insan hüznü yaşamadan huzuru bulamaz. Çünkü doğarken ağlayan bebekler, biraz büyüsün koşturup gülmeye başlarlar.

Henüz on sekizindesin, karanlığın her yerde kök saldığı, kötülük tohumlarının serpiştirildiği, insan ruhunun esir alındığı bir zamanda bütün insanlığa aslında bir kalplerinin olduğunu hatırlattın:

‘’Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu’’.

Seni kıskanmamak mümkün mü be adam. Tamam bazen insanın ağzını bıçak açmaz. Açmaz da kitabın ki, kitap susar mı hiç. Susuyormuş meğer. ‘’Diyorum ki her şeye rağmen insan mühimdir.’’ Bu satırların yazıldığı kitapta mühimdir. Yazarı, yazarı daha mühim.

‘’Bize ağır gelen kendimizdir.’’ diyorsun ya hani çok haklısın zarifoğlu. Aslında insan ne çok kaçıyor kendinden. İnsan önce kendinden kaçıyor. Yüreğine kilit vuruyor. Bakın etrafınıza şöyle bir, aslında gördüğünüz her yüz sizin yüzünüz, tanıdığınız her ses sizin sesiniz.

‘’Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı.’’ Adına yakışır bir şiir anlayışı değildir de nedir şimdi bu? Sahip çıksaydın beklide böylesine güzel satırları yazamayacaktın.

‘’İçimiz bir dolap değil ki açıp bakalım. Açıp gösterelim. Yinede anlatıyoruz ama.'' Aşkı anlatıyorsun mesela, yazdığın satırlarınla, aşk yalnız Allah'a olandır. Yazdıkların belkide O'nun küçük bir tecellisi. Küçük bir ışık bile yetiyor, gözlerimizin aydınlanmasına...

''İnsan da dahil eşyaya duyulan sevgi kelimeyledir. Onunla başlar, “birden sevdim” deriz, ya da “çok seviyor” deriz, bakın kelimesiz anlıyamıyoruz bu sevgiyi...'' Kelimelerinin tükendiğini hissettiğin hiç oldu mu acaba, kelimelerin anlamını yitirdiğini düşündüğün bir zaman oldu mu? İnsan kaç kez sevebilir, bir ömür kaç kez bu kelimeleri kullanabilir. Bir kez kullandın mı bunları ne kadar zormuş yeniden anlamlarını yakalayabilmek...

Güneş devrilmek üzere ve aklımda bir dize, ne diyor şair: ''Acılar umudu buldurur bize'' Yok oldu sanılan bir medeniyetin içinde. Bulacağız umudu ve aşkı...

Hepimiz insanız, birgün olurda bir kalbimiz olduğunu unutursak...
''Yaşamak''la hatırlayalım...
220 syf.
Ne çok acı var diye başlıyor kitap. Cahit Zarifoğlu'nun 70li yıllarda tuttuğu bir günlük. Günlük dediysem kronolojik sırayla gün gün tutulmuş yazılar değil. Hatta hepsi yazı da değil. Kimi zaman mektuplar, kimi zaman şiirler, bazen bir cümle karşılıyor sizi. Bazen yabancı bir ülkede heykelleri izliyoruz, bazen Ankara'da Necip Fazıl ile sohbet ediyoruz, bazen eleştiriyor, bazen seviniyor, bazen düşünüyoruz.
Cahit Zarifoğlu otostopla dünyanın birçok yerini görmüş. Yurtdışı yazılarında özellikle hissettiğim şahsına münhasır bir duygu yoğunluğu var. Klasik seyyah söylemleri ve betimlemelerini bulamıyorsunuz.
Şiir ve şair üzerine düşünceleri var hatta bir konferanstaki konuşmalarından paragraflara da yer vermiş. Fuzuli'den, Dostoyevski'den bahsediyor. Sevdiğiniz kişileri sevdiğiniz kişilerden dinlemek ayrı bir zevk veriyor insana. Divan Edebiyati sever olarak bu konudaki düşünceleri ufkumu açtı diyebilirim.
Anlatım açık, bilmediğimiz kelime neredeyse yok. Bazen betimlemeler genişce yer tutuyor. Yazdığı bir romanından yahut şiir ve şairden bahsederken buluyorsunuz yazarı.
Bu günlüklerde iki kısım beni özellikle etkiledi. İlki babası ile olan mektupları. Hemen bir alıntı bırakıyorum:
"Cahitciğim (..) namazlarını kıl ihmal etme. her iş allahü azimüşandan biter. hepimiz onun huzuruna çıkacağız. ne mutlu yüzü ak çıkanlara. allaha emanet eylerim. babanız, Niyazi Zarifoğlu"
Hemen hemen her mektubun sonunda "namazlarını ihmal etme, namazlarını kılıyor musun, şuradaki camiiye gidiyor musun" gibi cümleleri var babasının. İster istemez kendi aile ilişkimi hatırlıyorum. Neredeyse her telefonun sonunda o vakit namazını soran ailemizi, camiileri soran dedem :)
Bahsetmek istedigim ikinci alıntı da şu:
"İSTANBUL 1969. pencereden bakınca toprak ve ağaç görünmeli. Hava tertemizdir, yakınlarda sağlıklı bir dere akmaktadır. İnsan; tabiattaki eşya ve insan dengesine bakarak ve inanç içinde yastığa başını emniyetle koyar. Orada kader rahatsızlık vermez. Tabiata yakın olmakta kabusu dağıtıcı bir güç bulunuyor.
Köyde kadın ve erkek birbirini tabiatın himayesi altında bulur."
Bu cümleler beni öyle etkiledi ki, metropol yaşantısını benimseyemeyen / benimsemek istemeyen biri olarak sabah nasıl uyandığımızı ve teslimiyetimizi gözden geçirdim. Tabiatla kopan bağımızın teslimiyetimiz üzerindeki etkisi daha evvel düşünmediğim bir konuydu, sonuna kadar hak verdim. Kendi bakış açımın da bu uyanişların gölgesinde şekillenme ihtimali beni korkuttu. Ne desem bilmiyorum.
Aslında çok fazla alıntı birakmak istiyorum ama iyisi mi siz elinize alın hepsini okuyun. Zira benim yer yer karşılaştığım bazı alıntıların bütününü okumak çok güzeldi.
Keyifli okumalar...
220 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Zarifoğlunun hatıralarına yolculuğum son buldu... Güzeldi elbet , kitabı bitirdiğimde içim bir buruktu keşke diyorum yine, diyebilsek " Çağırın Zarifoğlu'na bulutlar açtı mavi gök burada ". Kitaba bir zamanların Yedi Güzel Adam dizisi şarkılarıyla eşlik ettim hep diziyi bilmem ama şarkılara söylenecek laf yoktu bence çünkü bu kitabı okurken Zarifoğlu'nun o mertliğini asilliğini ve bunun yanında nasıl yufka yürekli olduğunu daha da hissettim o ezgilerle... Bu kitap bir şeyi daha net bir şekilde koydu aklımdaki yerine bizim insanımız bizim erlerimizin mertliği inancı diyorum bir başka güzel bir başka.
220 syf.
·Beğendi·10/10
Zarif Şair...

* Edebiyat dersinden sınıfta kalan şair:
Edebiyatı iyi olmasına karşın, sınava girip hiçbir soruya cevap vermemiş.
Edebiyat kitaplarına konu olan bir şair edebiyat dersinden dolayı sınıfta kalmıştır. Enteresan. Neden böyle bir şey yapmış ben de bilmiyorum. (Bilen varsa yazsın lütfen)

* Gençliğinde otostopla Avrupa gezisine çıkan şair:
Bu kadar içine kapanık bir yazar olmasına karşın nasıl böyle bir şey yapabilmiş, otostopla Avrupa gezisine çıkabilmiş, aslında Zarifoğlu hakkında beni en çok şaşırtan, merakta bırakan olayı bu. İçine kapanık bir yapısı olmasına rağmen bu kadar da renkli bir kişiliği var.

* Güreşe ve pilotluğa tutkun olan bir şair:
Bir güreş buluşmasında, oradaki en güçlü olan arkadaşlarından biri olan Halil'le eşleşir. Herkes soyadı gibi zarif olan şairin yenileceğini düşünürken, Zarifoğlu incelikli bir teknikle Halil'in sırtını yere getirir. Yıllar sonra bu anıyı anlatan Aladdin Özdenören, Zarif şair için "Cahit şiir gibi güreşti" der.

Pilotluğa olan tutkusu sebebiyle eğitimini alır pilotluğun, bir uçak kullanabilir düzeyine gelir. Lakin son olarak yapılan sağlık kontrollerinde gözünde ve kulağında varolan bir rahatsızlık yüzünden uçak kullanma ehliyeti alamaz. Hayali yerlebir olur.

* Arkadaşları arasında "Aristo" lakabı ile anılan şair:
Zarifoğlu o kadar içine kapanıktır ki okul yıllarında arkasından Cahit aşk acısı çekiyor diye dedikodular dolanır. Lakin Cahit'in içine kapanıklığının sebebi aşk acısı çekmesi değil, insanlıktan kaçma uğraşıdır. Bir bilge gibi sürekli sakin ve suskun olmasından dolayı arkadaşları ona "Aristo" lakabını takmıştır.

* Üstad Necip Fazıl tarafından "Artist" lakabı ile anılan şair :
Zarif şair, Necip Fazıl'ın evindeki bir sohbet meclisindedir. Herkes pür dikkat üstadı dinlerken Cahit Zarifoğlu ayağa kalkar ve üstadın kitaplığını, plaklarını karıştırmaya başlar. Daha sonra Necip Fazıl onun yanına gelip söyle der:
" Yahu burada muhteşem bir konser varken sen notalarla meşgulsün artist". Daha sonra Nuri Pakdil tarafından meşhur bir lakabı olarak anılmaya başlar. Nuri Pakdil kendisi için, yedi güzel adamın en artist mizaçlısıdır der.

* Liseyi 7, üniversiteyi 10 yılda bitiren şair.
Pilotluk eğitimi esnasında sürekli okuldan kaçmasıyla beraber sınıf tekrarları yaşamıştır. 1 yıl edebiyat, 2 yıl da matematik dersinden sınıfta kalır.

* Henüz hiç tanışıklığı olmadığı halde o zaman diliminde Paris'de olan Cemal Süreya'ya mektup yazar Zarifoğlu : " İstanbul'a döndüğünüzde sizinle bir ev tutup beraber kalabilir miyiz?" diye bir soru sorar yalnızca mektubunda. Cemal Süreya ise hiç tanımadığı birinden böyle bir mektup almayı ölçüsüz bularak cevap verme gereği bile duymaz. Tabi sonrasında çok defa görüşüp, her konu hakkında konuşmuşlardır. Cemal Süreya sonrasına dair açıklamalar yapmıştır.

* Dergilerde yayınlanan şiirlerini kitaplaştırmak ister Zarifoğlu. Borç, dert, aç kalma pahasına şiirlerini kitaplaştırır. Tüm parasını "İşaret çocukları" isimli şiir kitabı için harcar. Çok az kısmını dağıtabildiği kitabın büyük bir kısmını aracı olan bir arkadaşının dayısının yazıhanesine bırakır. Emaneten bıraktığı kitapları birkaç ay boyunca almayınca, bir süre sonra kitaplarının ısınmak için sobada yakıldığını öğrenir.

Hayatının büyük bir çoğunluğunu insanlardan kaçarak, yalnız geçirmiş zarif şairimiz. Kimseye muhtaç olmamak için kopan düğmelerini kendi dikermiş. Kendi yemek yaparmış, kimseye yük olmak istemezmiş. Bir dönem ailevi sıkıntılar yaşamış babasıyla. Düzensiz bir yaşantısı varmış, hatta kendisini şöyle tanımlar:
" Bir yerde çok titiz bir insanım, bir bakıma da hiç titiz değilim. Görünüşte bir düzensizlik içindeyim, ama her şey zihnimde benim de şaştığım bir disiplin ve düzen içindedir. Şu masanın halini görüyorsun. Çekmeceler de öyle; ama söyleyin bir şey onu gözüm kapalı çıkarayım. Hayatım da öyle, bir telaş içinde parçalanmış gibiyim. Ama saati saatine programlanmışımdır. "
Işte böyle de çelişkili gibi gözüken bir şair.. Aslında dili o kadar kapalı olmasına karşın kendisini sevdiren bir yapısı var Zarifoğlu'nun. Aslında benim Zarifoğlu'na merakım başka sebepten. Arkadaşlarım babamı Zarifoğlu'na benzetir. Bence de benziyor 🤗. Bir Zarifoğlu kadar olmasa da babam da Zarif bir adamdır. Benim Cahit Zarifoğlu'na karşı olan kocaman sevgim burdan geliyor aslında. Bu eseri de henüz okuduğum 2.eseri ama yedi güzel adam eserine karşın inanılmaz açık, anlaşılır bir dille yazılmış ve bir o kadar mükemmel bir eser. Bitmesini istemediğim, bu sebepten sürekli az okuyup bıraktığım çok nadir kitaplardan biri oldu bu kitap. Zarifoğlu hakkında aslında yazılacak çok daha fazla şey var ama malum bu incelemeler de insanın epey bir vaktini alıyor . Bu sebepten herkese tavsiye eder keyifli okumalar dilerim 🤗 selametle kalın
Bittiğine üzüldüğüm kitaplardan biri de "yaşamak". Zarif adamın anılarını kendi anlatımıyla okumak eşsiz bir duygu.
Kitapta sevmediğim tek şey tarihlerin kronolojik olmaması. Bir geçmişe bir geleceğe gidiyor kitapta. Bu da bende biraz kopukluk yarattı. Ama daha dikkatli okursak o kopukluğun yaşanacağını zannetmiyorum.
Okumak için değil de, anlamak için sindire sindire okunması gereken bir kitap.
226 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yaşamak...
Bir günlüğe verilebilecek en güzel isim sanırım.

Cahit Zarifoğlu'nu tanımam için iyi bir başlangıç oldu. Çünkü çevremde Zarifoğlu okuyanlar dilinin ağır olduğunu ve bir şey anlamadıklarını söylerlerdi. Açıkçası bu kitap ağır değildi gayet açık yazılmış ama tabii bazı yerlerde anlamak için Cahit Zarifoğlu olmak gerekiyor.

Günlük tarzı okumayı sevdiğim için kitabın tadını çıkararak okudum. Ve sanki kitabı okurken bende olayların içindeydim. Mesela tren istasyonundayken onu yolcu etmeye gelenlerden biri de bendim. Tülperdeyle camın arasında duran yaşlı adam bendim. Ben o koskaca çıplak dağda Yalnız Ardıç'tım. Ve ben kahvehaneye dalan arabanın altında ezilen baştım.

Kitabı hayranlıkla okumanın nedenleri arasında yazara olan benzerliğim de var. Cahit Zarifoğlu gibi ben de insanlara uzak olmaya çalışıyorum. Ve böyle de mutluyum.


Babasıyla hep sorunlu olduğunu duydum ama mektuplaşmalarını okuduğum zaman öyle olmadığını babasına saygı duyduğunu gördüm. Hatta önceden ona soğuk davrandığının pişmanlığını şu sözleriyle dile getirmiş: ... ve babam tam otuz sekiz yıl sonra şubat ayında aramızdakileri katederek onu tanımaya başlayacağım bir zamanda ölüverecek.

Benliği aslında isminin baş harflerinde gizlidir. Tam adı Abdurrahman Cahit Zarifoğlu olan şairimiz kendi benliğini şu sözleriyle ifade eder:
Seçkin bir kimse değilim 
ismimin baş harfleri acz tutuyor 
Bağışlamanı dilerim 

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme 

Hayat bir boş rüyaymış 
Geçen ibadetler özürlü 
Eski günahlar dipdiri 
Seçkin bir kimse değilim 
İsmimin baş harflerinde kimliğim 
Bağışlanmamı dilerim 
...

Sen gittikten sonra kırlarda papatyalar sensiz açtı.
Mekanın cennet olsun 'zarif' adam.
220 syf.
·Beğendi·9/10
Kitabı okuyup bitirdikten sonra sanki yakın bir dostla güzel bir muhabbetin sonuna gelmiş gibi hissettim. Bu ayrılık hissi tez zamanda başka kitaplarını okuma isteği oluşturdu bende. Cazit Zarifoğlunun kendine özgü üslubu insanı alıp kendi alemine götürüyor. Ama şiirlerindeki gibi anlaşılması biraz gayret istiyor. Benim tavsiyem kitabı okumadan önce Cahit Zarifoğlu adına çıkmış yazılar ve belgesellerden onu daha iyi tanımaya çalışın. O zaman sanki aranızda gizli bir bağ oluşuyor. Tabii ki böyle bir tanışıklık olmadan kimse kimseye özelini açmaz.
220 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
"Yaşamak" hiç bitmesini istemediğim bir eserdi. Zarifoğlu'nu tam olarak burada tanıdım. Zarifoğlu; aslında yalnız adamdi, Etrafı ne kadar dolu olursa olsun içten içe yalnız idi.
Baba özlemi çeken birisiydi ve bunu şu sözüyle daha iyi anladım: " Babam tam otuz sekiz yıl sonra Şubat ayında aramızdakileri katederek onu tanımaya başlıyacağım bir zamanda ölüverecek."

Günlük tarzında yazılmış ama tarihleri karışık biraz kafa karışıklığı yaşanabilir bunun içinde bütüne değil de parçaya bakmak gerek olduğunu düşünüyorum.Bu eserinde birçok konuya değinmiş; edebiyat, kişisel hayatı, sosyal, dini...
Okumanızı tavsiye ederim size çok şey katacaktır.

"Şimdi geç kaldığımın telaşıyla ruhen çırpınıyorum. Her secdenin ele geçmez bir fırsat olduğunu anlıyor ve 'secdede olmadan secdede olmak' lafını ah-vahile anıyorum. Utanç içerisindeyim."
220 syf.
·Puan vermedi
âh zarifoğlu, âh zarifoğlu!

en sevdiğim şâirin bu kitabını edinir edinmez heyecan ile açtım sayfaları. bir çırpıda yalayıp yutmak istedim ne kadar kelime var ise. -eh ama yapamadım nihayet.-

çünkü sevgili dostlarım, kitapta hemen hemen her cümle üzerinde düşünüyor insan. öyle ağır, öyle düşündürücü sözler var ki! sadece kendi yaşadığı zamanı değil, resmen günümüzü de görmüş de yazmış zarifoğlu.

kitapta genel olarak doğaya ve eskiye kaçışın havası esiyor. ki bence haklı olarak. zarifoğlu’nun da dediği gibi beton kaykılı bu dünyada elbet yaşanmıyor.

onun dışında belirttiğim gibi kitap yaşam üzerine çok düşündürücü. kendisine ait anıları derlemiş bu eserinde. okurken bir çok kez kitabı elimden bırakıp düşünmek, bir cümleyi defalarca okumak, bir çok satırın altını çizmek zorunda hissettim kendimi. bazen kelimeleri çokça da zorluyor zihni. şimdi dönüp sayfalara bakınca, bir çok da not aldığımı fark ediyorum kitap üzerinde.

“şâir, yaşamayı varlık ve oluşun özüne dokunan bir derinlik içinde algıladığı ve arka plandaki hikmetle anlaşarak yaşadığı için, hikmetin onun anlatımında parıldaması pek tabiidir.”

satırlarında Yaradan’ın varlığını iliklerine kadar hissediyor insan. zarifoğlu resmen özüne dönmesi için kalemiyle zorluyor insanı.

“bir kalbiniz var,” diyor, “onu tanıyınız.”
220 syf.
·Puan vermedi
Kitabı elime aldığım andan itibaren sanki kendi kelimelerim kitlendi. Duygularımı kağıda dökemedim. Çünkü ne desem eksik bir anlatım olacaktı. Bu kadar zarif bir yüregi hangi kelime tarif edebilirdi ki. Üstelik neler söylenmişti #zarifadam için. Okudukça küçüldüğümü hissettim. Ve Zarifoglundan üstad necip fazılı okumak. "#necipfazıl ı onbeş -yirmi dakika dinleyen biri kendi dünyasının ne kadar küçük, değersiz olduğunu derin derin anlar". Diyor. Ne derin bir cümle! Bazı pratik konularda çocuk gibi saf olduğunu para konusunda dünya konusunda kendisini çok rahat kandırabilecegini anlatıyor. #necipfazili #Zarifoglundan dinlemek müthiş... Ve şunu söylemeden geçmeyeyim. Sosyal ağlarda kısa sözleri ile yetinmeyin alın elinize kitabını #Zarifoğlunu hissedin. Bakış açısına hayret edin. Ve hayret hayranlığı bıraksın yerini
Evimizde her türlü müsibete ve hastalığa karşı bir tek doktor ve ilaç vardı; dua ve aspirin. Daima şifa bulduk.
"Yine de biri çıkıp nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim. Kederli olduğum da söylenemez zaten. Buna sebep de yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felaket geçirenlerim var. Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki kalbimi tanıyanlar yok. Ağırlıksız duran bedenimi küçümseyeceklerdi. Sonra da birbirlerine dürterek, ya da ilerideki arkadaşlarına göz işareti vererek beni gösterecekler, "kalbini yok etmişin haline bakın, hınzır pek de pratik, belli etmiyor hiç" diyeceklerdi. Ama iyi ki yoklar."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yaşamak
Baskı tarihi:
2004
Sayfa sayısı:
220
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754731927
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Beyan Yayınları
Yeni Türkçe'de ki hatıra türünün en yetkin örneklerinden biri olan Yaşamak, toplumsal olarak bir ışığa dönüştürmek istediğimiz acıya, bireysel bir dünyada aydınlık sağlamaktadır.

Zarifoğlu, çevremizde gelişen olayların gözümüzü yorduğu ve bizim, hayatın bütünsel akışıyla olan bağlarımızı güçlükle koruduğumuz dönemde, o bağlara canlılık veren birkaç şairimizden biridir.

Yaşamak, şiirindeki derinliğin yol açtığı açılım getiren ve şaire ait iç dünyanın zenginliğini gözler önüne seren bir eserdir.
Şair, yaşamayı varlık ve oluşun özüne dokunan bir derinlik içinde algıladığı ve arka planındaki hikmetle anlaşarak yaşadığı için, aynı hikmetin onun anlatımında parıldaması pek tabiidir.

Kitabı okuyanlar 1.196 okur

  • Sayyâd Kartal
  • Merve Kütükcü
  • Elif Uzun
  • Zeynep
  • Necmeddin talha al
  • Büşra
  • antagonist
  • Nursena
  • Melike&Yusuf T.
  • Turuncusandalye

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.5
14-17 Yaş
%5.9
18-24 Yaş
%43.1
25-34 Yaş
%28.2
35-44 Yaş
%11.7
45-54 Yaş
%2.1
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%67.7
Erkek
%32.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%44.5 (165)
9
%23.2 (86)
8
%16.2 (60)
7
%8.4 (31)
6
%3.5 (13)
5
%1.3 (5)
4
%1.1 (4)
3
%0.8 (3)
2
%1.1 (4)
1
%0

Kitabın sıralamaları