Adı:
Yaşamak
Baskı tarihi:
2004
Sayfa sayısı:
220
ISBN:
9789754731927
Yayınevi:
Beyan Yayınları
Yeni Türkçe'de ki hatıra türünün en yetkin örneklerinden biri olan Yaşamak, toplumsal olarak bir ışığa dönüştürmek istediğimiz acıya, bireysel bir dünyada aydınlık sağlamaktadır.

Zarifoğlu, çevremizde gelişen olayların gözümüzü yorduğu ve bizim, hayatın bütünsel akışıyla olan bağlarımızı güçlükle koruduğumuz dönemde, o bağlara canlılık veren birkaç şairimizden biridir.

Yaşamak, şiirindeki derinliğin yol açtığı açılım getiren ve şaire ait iç dünyanın zenginliğini gözler önüne seren bir eserdir.
Şair, yaşamayı varlık ve oluşun özüne dokunan bir derinlik içinde algıladığı ve arka planındaki hikmetle anlaşarak yaşadığı için, aynı hikmetin onun anlatımında parıldaması pek tabiidir.
Kısa bir şiir ve ardından “ne çok acı var” diye başlıyor kitabımız… Sonra kendinizi Zarif adam ile beraber altmışlı yetmişli yıllarda buluyorsunuz.

Yaşamak… Bence bir kitaba verilebilecek mükemmel bir isim. Çoğu insan yaşadığını sanıyor ama aslında yaşamıyor. Yaşamak denilemez buna. Ama Cahit Zarifoğlu yaşamayı beceren sayılı insanlardan bir tanesi diye düşünüyorum. Bu kitabı okurken sizde nasıl yaşadığına tanık olacaksınız. Normal de kapalı bir anlatım tarzı olan Cahit Zarifoğlu’nun şuana kadar okuduğum en açık kitabı diyebilirim. O yüzden ilk bu kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Kitap günlük ve anı türünde gibi gözüküyor. Öyle bildiğiniz gibi zamana göre ilerlemiyor. Tarihler karışık. Bir bakmışsınız geçmişe gitmiş. Birde bakıyorsunuz yaşadığı zamana geri gelmiş. Ayrıca bu türler dışında yazılarının içine birçok türü de katmış. Deneme yazıları da var. Şiir de var. Sayamayacağım kadar çok konuya değinmiş. Bazen yeni bilgiler öğreniyorsunuz. Bazen de yazarın bir insan, bir konu hakkındaki görüşlerini görüyorsunuz.

Kitap içerisinde çok sevdiğim anlam dolu beni duygulandıran paragraflar vardı. Bu adama Zarif adam diyorlarsa içinde aşkında, sevginin de geçmesi gerekiyor. Ve geçiyor da... Yalnızlık da olmazsa olmazlardan… Yazılarında kimi zaman insanları, kimi zaman da davasını anlatmış… Bazı yerlerde annesine olan sevgisi ve özlemini dile getirmiş. Bazen de babasına sitem etmiş. Gönlü zengin yaşlı bir dedeyle olan anısını da anlatmış. Hani bir yayla da süt ikram eden fakat Nehri geçemediği için sütü gelip kendilerinin almasını isteyip, hediye eden kişinin kendisi olmasına rağmen özür dileyen kocaman yüreği olan yaşlı dede... Ne sevmiştim bu dedeyi. Dedemi hatırladım. Ne çok özlemişim onu. Bugünlerde ölmüştü oda.

Yazarımız yeni nesilden de şikâyetçi olduğunu "Dönelim kendimize ve aldığımız yaralara bakalım" diyerek belirtmiş. Modernleştikçe kendimizi, kültürümüzü kaybettiğimizi söylüyor. Türkiye sınırları içerisinde yazdığı yazıların yanı sıra yurtdışı yazıları da var. Oralardan da bahsetmiş. Biliyorsanız C. Zarifoğlu Dünyanın birçok yerini otostop ile dolaşmıştır. Her dilden her renkten insanlarla tanışmış ve yaşamış olması gerekir. Ama yine de yalnızlık işlemiş bu şairimizin içine.
Savaş hakkında yazıları da var. Mesela Vietnam savaşına değinmiş. Kitabın sonuna doğru Afganistan savaşını da kalemine almış. Bun konuyla ilgili şiir türünde yazmış olduğu bir Çocuk kitabı da var. İspanya iç savaşına da... (Bu bölümü okuduğum gün Pan’ın labirentini izledim. Orada da ispanya savaşı atmosferi vardı. Tevafuk olsa gerek. :) )

Bir yazısında ise Şairi anlatır. Şiiri anlatır. Bu ikisinin arasında ki bağı, hangisinin hangisine hükmettiğini anlatır. Yazmaya çalıştığı romanlardan bahseder. Oradaki olaydan, romancıdan, karakteri olan çocuğun safça bakış açısından…
Babası ile olan mektuplar da kitabın içinde yer almaktadır. Babası ile problemli olduğunu düşünürdüm. Daha önce bazı yazı ve videolardan böyle düşünmüştüm ama bu mektuplara bakınca hiçte öyle gözükmüyor. Babasının oğluna ne kadar değer verdiğini görüyoruz. Her mektubun da ibadetlerini yapmasını yazması da dikkat çekici…

Dini konulara da değinmiş. Her şeyin mirasçısı olana duyulan Hasretten bahsetmiş. Kelimeden, sevgiden, sevginin çekip gitmesinden bahsetmiş. Sezai Karakoç ve onun edebi dilini nasıl kullandığına, o dönemde şiirine duyulan hatırı sayılır ilgiye değinmiş. Müzik için fazla şansınız olmadığından, müzik başlar başlamaz kapatılan radyoların yanında büyüdüğüne değinmiş.

Önceden sevdiğim, bir insan sayesinde daha da çok sevdiğim İzmir'i ve orda geçen bir anısını da yazmış. Ankara’dan Oradaki insanlardan, yer altında okunan ezanlardan ve kılınan namazlardan bahsetmiş. Olumlu düşünceler değildi bunlar. Sonunda ihtiyar dedenin sayesinde asıl manayı fark etmiş.
Bir annenin çocuğuna olan ilgisin gözlemlediği bir olayı ve sonucunu anlatmış. Anarşi salgınını kokakolanın tutması gibi reklam ve propagandaya bağlamış. Neden Dindar bir çevreden evlendiğine değinmiş. İsmet Özel ile olan anısına yer vermiş.
Sanat’tan da bahsetmiş. Divan Edebiyatından dahi bahsetmiş. Arada Fuzuli’ye değinip oradan da Dostoyevski’ye atladığı olmuş. Sanat üzerine yazdığı bölüm kitabın en ilgi çekici yerlerinden birisiydi. Son olarak kitabında bazı yerlerinde Necip Fazıl’dan da bahsediyor. Hatta bahsettiği bir olayı Necip Fazıl’ın O ve Ben kitabında da okumuştum.

Velhasıl gördüğünüz gibi gündelik, sanatsal, eleştirel yazılar yazmış. Çok da güzel yazmış.

Keyifli Okumalar…
Bir besmele,içinde istiğfar da bulunan. Acz bulunan...
Sonra bu zarif adam şöyle devam etmiş: Ne çok acı var.
Okudum... Hemde defalarca okudum aynı cümleyi. Sanki dünyada bu kadar acı olduğunu ilk kez birinden böyle açıkca işitmiş ve ürkmüştüm. Ürkmüştüm çünkü bir ân bütün haşmetiyle dünyanın acılarından bir vücut vuku bulmuş ve beni derinlerine çekmiş, kollarını boynuma dolamıştı. Bütün insanlığın acısı birden önce içime, daha sonra dışıma taşmıştı. Yediğim de, içtiğimde, giydiğimde acıyı gördüm. O bana dokunmuştu. Ve sanki onda azrailden bir can alış, israfilin surundan kopan ve bir üfleme de her şeyi yerle bir eden bir pay vardı. Neden yazmıştı ki. Şimdi durduk yere neden içimi kusmuştum ve acımın ağzımdan aktığını görmüştüm...
Öyle büyük umutla açmıştım kapağını ama daha ilk cümleden hayal kırıklığına uğramıştım. Hayal kırıklığı dedimse, gerçeklerin önüme altın tepsilerle sunulmasıdır kastım. Bir insan bir kitapta kendini okuyabilir mi? Nasıl olur da başka, bambaşka bir insanın anılarından kendime böylesine büyük bir pay biçerim,aklım almıyor. Lafa odukça sıradan bir şeyden söz ederek başlıyor ama birde bakmışsınız ta derinlerde bir yerindesiniz kalbinizin.

"İçim ağrıyor,içimde spazm var, dar yerlerden sıkılıyorum, mutlu değilim,geceler uzun bitmiyor,gündüzler ağır, bahar bir türlü gelmiyor."

Ben bu satırları okuyorum. Ama yok okumuyorum. Yakalanmışım gibi geliyor daha çok. Birisi benim kalbimi gördü, işte yakalandım!
Nasıl tarif edilebilirse güzelce bir acı,acıyı da güzel tarif etmek olur mu demeyin oluyor, öylece tarif etmiş işte. Hem basit hem de öyle bam teline dokunmuş kelimelerin.

Sık sık soruyoruz kendimize,kimiz biz?
Ben kimim Yarabbi, ben kimim,kimim ben? Belli o da bulamamış ya da buldu da sırrını açık etmek istemiyor.
Ve işte gökyüzünde kanatlarını hoyratça,özgürce savurarak, yararak maviyi parçalayarak bir sürü kuş uçuyor.
"Çünkü göç eden bir kuş sürüsü görmek bir deprem seyretmek gibidir.Ve kuşlarla ve depremle yakın akrabalıklarımız vardır."
Ağrıyor, içimin ağrısını duyuyorum bu sefer.
Ve bende !
Ben de şehirde ağırıyla akan hayatın farkındayım. Onun içindeyim. Ondan bir parçayım.
Korna sesleri, satıcıların durmak bilmeden bağrışmalarının sesleri, çocukların paldır küldür koşuşmalarının, hayatın farkında olmadıklarını belli edercesine kahkalarının sesleri, ve daha bir sürü insan , bir sürü hayvan , bir sürü insan sesleri...
Parçasıyım karışıklığın. Parçasıyım, ağrıların.
Ve işte ân geliyor,dönüyoruz,Elhamdülillah.
Dönmek dediysem içime.
"İçinize dönün" diyor ya. Orda kapatıyorum kitabın kapağını. Er'mişim de hazır kıta bir emiri yerine getirmek için bekliyormuşumcasına...
Döndüm bende, içime...
Çıkmak da öyle kolay değil vesselam. İnsanın içi kalabalıktır zira.
Biri gelse yoklasa beni, burada değilim. Oradayım...
İçimize attık, insan kardeşlerim..Şimdi taşıyamadığımız bir yüktür. Çuval çuval sırtlandık. İçimize attıklarımız diyorum, boyumuzu aştı. Can çekişiyor benliğim ve aslında ben yokum.
Heyhat öldüm mü de yoktum, var mı olmamıştım hiç bir vakit. Yoksa sarmış mıydı yokluk bedenimi sonradan. Hiç bilmiyorum...

Bu bir inceleme olamaz, olamazdı.. Zira kelimeleri yetiremiyorum.. Kestiremiyorum sığdıramıyorum duygularımı kelimelere yetiştiremiyorum.

Velhasılı kelam.Bizde işte herkes gibi tükeniyoruz. Tükeniyoruz bir 'Yaşamak' türküsünü söyleye söyleye..Yitiyoruz...

Ey kadın kokla beni
hayatım yasaksınız
gelinmiyor akşam zaman kaplanı
kaçmıştım yeni bir ırmak şeklinde
hayvanların ilkbahar sıcakları bölümünde
kıvrılıp yeniden yakalanıyorum
cam kesiyor göğüslerimi
boynuma zümrüt bir gerdanlık atmışım
hem şarklıyım ben
gövdem yara dolu
sevdiğim, kolla beni...

Rahmetle ve sevgiyle...

https://youtu.be/3Fs6O4GWynA

Benzer kitaplar

Ne çok acı var diye başlıyor kitap. Cahit Zarifoğlu'nun 70li yıllarda tuttuğu bir günlük. Günlük dediysem kronolojik sırayla gün gün tutulmuş yazılar değil. Hatta hepsi yazı da değil. Kimi zaman mektuplar, kimi zaman şiirler, bazen bir cümle karşılıyor sizi. Bazen yabancı bir ülkede heykelleri izliyoruz, bazen Ankara'da Necip Fazıl ile sohbet ediyoruz, bazen eleştiriyor, bazen seviniyor, bazen düşünüyoruz.
Cahit Zarifoğlu otostopla dünyanın birçok yerini görmüş. Yurtdışı yazılarında özellikle hissettiğim şahsına münhasır bir duygu yoğunluğu var. Klasik seyyah söylemleri ve betimlemelerini bulamıyorsunuz.
Şiir ve şair üzerine düşünceleri var hatta bir konferanstaki konuşmalarından paragraflara da yer vermiş. Fuzuli'den, Dostoyevski'den bahsediyor. Sevdiğiniz kişileri sevdiğiniz kişilerden dinlemek ayrı bir zevk veriyor insana. Divan Edebiyati sever olarak bu konudaki düşünceleri ufkumu açtı diyebilirim.
Anlatım açık, bilmediğimiz kelime neredeyse yok. Bazen betimlemeler genişce yer tutuyor. Yazdığı bir romanından yahut şiir ve şairden bahsederken buluyorsunuz yazarı.
Bu günlüklerde iki kısım beni özellikle etkiledi. İlki babası ile olan mektupları. Hemen bir alıntı bırakıyorum:
"Cahitciğim (..) namazlarını kıl ihmal etme. her iş allahü azimüşandan biter. hepimiz onun huzuruna çıkacağız. ne mutlu yüzü ak çıkanlara. allaha emanet eylerim. babanız, Niyazi Zarifoğlu"
Hemen hemen her mektubun sonunda "namazlarını ihmal etme, namazlarını kılıyor musun, şuradaki camiiye gidiyor musun" gibi cümleleri var babasının. İster istemez kendi aile ilişkimi hatırlıyorum. Neredeyse her telefonun sonunda o vakit namazını soran ailemizi, camiileri soran dedem :)
Bahsetmek istedigim ikinci alıntı da şu:
"İSTANBUL 1969. pencereden bakınca toprak ve ağaç görünmeli. Hava tertemizdir, yakınlarda sağlıklı bir dere akmaktadır. İnsan; tabiattaki eşya ve insan dengesine bakarak ve inanç içinde yastığa başını emniyetle koyar. Orada kader rahatsızlık vermez. Tabiata yakın olmakta kabusu dağıtıcı bir güç bulunuyor.
Köyde kadın ve erkek birbirini tabiatın himayesi altında bulur."
Bu cümleler beni öyle etkiledi ki, metropol yaşantısını benimseyemeyen / benimsemek istemeyen biri olarak sabah nasıl uyandığımızı ve teslimiyetimizi gözden geçirdim. Tabiatla kopan bağımızın teslimiyetimiz üzerindeki etkisi daha evvel düşünmediğim bir konuydu, sonuna kadar hak verdim. Kendi bakış açımın da bu uyanişların gölgesinde şekillenme ihtimali beni korkuttu. Ne desem bilmiyorum.
Aslında çok fazla alıntı birakmak istiyorum ama iyisi mi siz elinize alın hepsini okuyun. Zira benim yer yer karşılaştığım bazı alıntıların bütününü okumak çok güzeldi.
Keyifli okumalar...
Bittiğine üzüldüğüm kitaplardan biri de "yaşamak". Zarif adamın anılarını kendi anlatımıyla okumak eşsiz bir duygu.
Kitapta sevmediğim tek şey tarihlerin kronolojik olmaması. Bir geçmişe bir geleceğe gidiyor kitapta. Bu da bende biraz kopukluk yarattı. Ama daha dikkatli okursak o kopukluğun yaşanacağını zannetmiyorum.
Okumak için değil de, anlamak için sindire sindire okunması gereken bir kitap.
Cahit Zarifoğlu gibi bir insanın anılarına mazhar olmak bizim için ne büyük şans. Düz yazının yanı sıra şiirlere de yer verdiği bu eserinde hayatın birçok alanına değinmiş, fikir beyan etmiş. "Ne çok acı var.", "Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.", "İçinize dönün."gibi sözleriyle insanın ruhuna dokunuyor.
Kitabı okuyup bitirdikten sonra sanki yakın bir dostla güzel bir muhabbetin sonuna gelmiş gibi hissettim. Bu ayrılık hissi tez zamanda başka kitaplarını okuma isteği oluşturdu bende. Cazit Zarifoğlunun kendine özgü üslubu insanı alıp kendi alemine götürüyor. Ama şiirlerindeki gibi anlaşılması biraz gayret istiyor. Benim tavsiyem kitabı okumadan önce Cahit Zarifoğlu adına çıkmış yazılar ve belgesellerden onu daha iyi tanımaya çalışın. O zaman sanki aranızda gizli bir bağ oluşuyor. Tabii ki böyle bir tanışıklık olmadan kimse kimseye özelini açmaz.
Zarifoğlunun hatıralarına yolculuğum son buldu... Güzeldi elbet , kitabı bitirdiğimde içim bir buruktu keşke diyorum yine, diyebilsek " Çağırın Zarifoğlu'na bulutlar açtı mavi gök burada ". Kitaba bir zamanların Yedi Güzel Adam dizisi şarkılarıyla eşlik ettim hep diziyi bilmem ama şarkılara söylenecek laf yoktu bence çünkü bu kitabı okurken Zarifoğlu'nun o mertliğini asilliğini ve bunun yanında nasıl yufka yürekli olduğunu daha da hissettim o ezgilerle... Bu kitap bir şeyi daha net bir şekilde koydu aklımdaki yerine bizim insanımız bizim erlerimizin mertliği inancı diyorum bir başka güzel bir başka.
"Yaşamak" hiç bitmesini istemediğim bir eserdi. Zarifoğlu'nu tam olarak burada tanıdım. Zarifoğlu; aslında yalnız adamdi, Etrafı ne kadar dolu olursa olsun içten içe yalnız idi.
Baba özlemi çeken birisiydi ve bunu şu sözüyle daha iyi anladım: " Babam tam otuz sekiz yıl sonra Şubat ayında aramızdakileri katederek onu tanımaya başlıyacağım bir zamanda ölüverecek."

Günlük tarzında yazılmış ama tarihleri karışık biraz kafa karışıklığı yaşanabilir bunun içinde bütüne değil de parçaya bakmak gerek olduğunu düşünüyorum.Bu eserinde birçok konuya değinmiş; edebiyat, kişisel hayatı, sosyal, dini...
Okumanızı tavsiye ederim size çok şey katacaktır.

"Şimdi geç kaldığımın telaşıyla ruhen çırpınıyorum. Her secdenin ele geçmez bir fırsat olduğunu anlıyor ve 'secdede olmadan secdede olmak' lafını ah-vahile anıyorum. Utanç içerisindeyim."
Ne çok acı var...
Sanırım kitap için kurulması gereken öncelikli cümlelerden biri de bu olmalı.
Cahit Zarifoğlu'ndan, soy ismi ile müsemma çok zarif bir eser. Her türden yazıyı bir arada barındıran, şiirleriyle, denemeleriyle, geçmiş ve kendi gününe dair zaman diliminde gidip gelen, anılarını da barındıran güzel bir kitap. Kendisini rahmetle anıyoruz.
Kitabı elime aldığım andan itibaren sanki kendi kelimelerim kitlendi. Duygularımı kağıda dökemedim. Çünkü ne desem eksik bir anlatım olacaktı. Bu kadar zarif bir yüregi hangi kelime tarif edebilirdi ki. Üstelik neler söylenmişti #zarifadam için. Okudukça küçüldüğümü hissettim. Ve Zarifoglundan üstad necip fazılı okumak. "#necipfazıl ı onbeş -yirmi dakika dinleyen biri kendi dünyasının ne kadar küçük, değersiz olduğunu derin derin anlar". Diyor. Ne derin bir cümle! Bazı pratik konularda çocuk gibi saf olduğunu para konusunda dünya konusunda kendisini çok rahat kandırabilecegini anlatıyor. #necipfazili #Zarifoglundan dinlemek müthiş... Ve şunu söylemeden geçmeyeyim. Sosyal ağlarda kısa sözleri ile yetinmeyin alın elinize kitabını #Zarifoğlunu hissedin. Bakış açısına hayret edin. Ve hayret hayranlığı bıraksın yerini
Zarifoğlu'nun günlüğüne konuk olmak inanılmaz güzeldi. Üstad NEcip Fazıl ile olan anıları, bazı bölümlerdeki hikaye tadındaki yazılar, babasının mektupları... Zarif adamı okuduğum her kitabıyla daha çok seviyorum. Hala Cahit Zarifoğlu ile tanışmayanlarınız varsa mutlaka ilk fırsatta bir kitabını alıp okuyun derim. Ben "Bir Değirmendir Bu Dünya" kitabı ile başlamıştım :)
Zarifoğlu'nun anıları ve mektuplarından oluşan güzel bir eser. Kalbini dinlemenin ne kadar elzem olduğunu hissettim çoğu yerinde..Kendiyle konuşmalarını, içine doğru yürüyüşlerini çokça hissettiriyor. Lakin bilinmesini de istemiyor. Velhasılıkelâm yine güzellik yine zariflik..
Evimizde her türlü müsibete ve hastalığa karşı bir tek doktor ve ilaç vardı; dua ve aspirin. Daima şifa bulduk.
"Yine de biri çıkıp nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim. Kederli olduğum da söylenemez zaten. Buna sebep de yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felaket geçirenlerim var. Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki kalbimi tanıyanlar yok. Ağırlıksız duran bedenimi küçümseyeceklerdi. Sonra da birbirlerine dürterek, ya da ilerideki arkadaşlarına göz işareti vererek beni gösterecekler, "kalbini yok etmişin haline bakın, hınzır pek de pratik, belli etmiyor hiç" diyeceklerdi. Ama iyi ki yoklar."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yaşamak
Baskı tarihi:
2004
Sayfa sayısı:
220
ISBN:
9789754731927
Yayınevi:
Beyan Yayınları
Yeni Türkçe'de ki hatıra türünün en yetkin örneklerinden biri olan Yaşamak, toplumsal olarak bir ışığa dönüştürmek istediğimiz acıya, bireysel bir dünyada aydınlık sağlamaktadır.

Zarifoğlu, çevremizde gelişen olayların gözümüzü yorduğu ve bizim, hayatın bütünsel akışıyla olan bağlarımızı güçlükle koruduğumuz dönemde, o bağlara canlılık veren birkaç şairimizden biridir.

Yaşamak, şiirindeki derinliğin yol açtığı açılım getiren ve şaire ait iç dünyanın zenginliğini gözler önüne seren bir eserdir.
Şair, yaşamayı varlık ve oluşun özüne dokunan bir derinlik içinde algıladığı ve arka planındaki hikmetle anlaşarak yaşadığı için, aynı hikmetin onun anlatımında parıldaması pek tabiidir.

Kitabı okuyanlar 602 okur

  • âsiman
  • Sosyopat
  • Sadık POLAT
  • Ferit Gölgül
  • Okurokur
  • betül semâ
  • Yasir Atalay
  • Büşra
  • Zeynep Yıldırım
  • Demet Değri

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.5
14-17 Yaş
%5.9
18-24 Yaş
%43.1
25-34 Yaş
%28.2
35-44 Yaş
%11.7
45-54 Yaş
%2.1
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%67.7
Erkek
%32.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%45.6 (89)
9
%26.7 (52)
8
%12.8 (25)
7
%6.2 (12)
6
%4.6 (9)
5
%1.5 (3)
4
%1 (2)
3
%0.5 (1)
2
%1 (2)
1
%0

Kitabın sıralamaları