Hayatımda bir dönem vardı; hep bir şeylerin peşindeydim. Daha çok başarı, daha fazla beğeni, biraz daha saygı... Sanki varlığımı başkalarının gözünde ispatlamam gerekiyordu. Sonra bir gün Osho’nun Şöhret, Servet ve İhtiras kitabını elime aldım. İlk sayfalarda bile içimde bir huzursuzluk yükseldi. Çünkü kelimeleri öyle doğrudan, öyle çıplaktı ki, sanki bir ayna tuttu yüzüme. Ve o aynada gördüğüm kişi, kendi sesini unutmuş bir insandı.
Osho diyor ki: “Şöhret, ruhun boşluğunu doldurmak için kullanılan bir yanılsamadır.” Bu cümleyi okuduğumda bir an sustum. Çünkü çocukken bile içimde o “görülme” arzusu vardı. Başarı sertifikaları, alkışlar, onaylar... Hepsi bana geçici bir sıcaklık veriyordu ama sonra yine o tanıdık boşluk geliyordu. Bu kitapla birlikte o boşluğun aslında düşmanım değil, rehberim olduğunu fark ettim. Çünkü boşluk, bana gerçek benliğime dönmem için çağrıda bulunuyordu.
Osho’nun üslubu yumuşak ama keskin. Şöhretin ardındaki susuzluğu, servetin ardındaki korkuyu, ihtirasın ardındaki yalnızlığı tek tek ortaya çıkarıyor. “Doyumsuzluk,” diyor, “bir lanet değil, yanlış yönlendirilmiş enerji.” Bu düşünce beni sarstı. Çünkü hep doyumsuzluğumu bastırmaya çalışmıştım. Oysa Osho’ya göre, o enerji bastırıldığında zehirleniyor. Ama fark edildiğinde, dönüştürülüyor. Bir gün işte bu fikri denemek istedim: Hiçbir şeyin peşine düşmeden, sadece nefes alarak bir günü geçirmek.
O gün fark ettim… Dünya dönüyordu, ben hiçbir şey yapmadan da hayat ilerliyordu. Ve ben, ilk defa kaybetme korkusu duymadan huzurluydum.
Kitabın en çarpıcı yanı, insanın kendi içinde kurduğu o görünmez hiyerarşiyi fark ettirmesi. Osho diyor ki, “Bir kral da dilenci kadar yoksul olabilir.” Çünkü yoksulluk, parayla değil, içsel dolulukla ilgilidir. Bu cümleyi defalarca düşündüm. Günlerce. Belki