·672 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Şubat 2020 09:02 İyi bir sanat eseri, ortaya çıktığı tarihten bağımsız olmalıdır. Tüketildiği her dönem, onu tüketen bir karşılığını bulmalıdır kendi zamanıyla. Yoksa neden hala Dostoyevski okuyalım? Balzac'ın İnsanlık Komedyası'nı tek tek elimize aldığımızda, hayatımızdan birilerini bulmaz mıyız, hala, hem de iki yüz yılı yakın zaman geçmiş olmasına rağmen.
Tahsin Yücel'de de bunu görebiliyoruz. Ben Tahsin Yücel ile yeni tanışıyorum. İlk olarak Aykırı öyküler eserini elime aldım. Her öyküsü, bana, kendi yaşamımdan farklı bir karakterle göz kırptı sanki. Sonrasında tüm kitaplarını da okuma isteğiyle, Peygamberin Son Beş Günü ve Yalan eserlerini okudum hızla. Hepsi güzeldi ama Yalan bana bu yazıyı yazdırıyor.
Bir kere yazar çok içli dışlı olduğunu belli eder derecede Fransız edebiyatının -ki bir çok çevirisi de mevcut- ekolünü bizlere hissettiriyor eserlerinde. Bazen Balzac okuyor gibiydim(Balzac'ı Yücel çevirisinden okumamış olmam ile bu kıyaslamayı yapıyorum). Belki de bu yüzdendir, Yalan, içinde barındırdığı karakterleri ile kimi zaman çevremden, kimi zaman haberlerde gördüğümüz kesimden, kimi zaman akademisyenlerden birer parça sunuyor bize. Hiç yadırgamıyoruz bu karakterleri. Hayat hikayeleri bize yabancı gelmiyor. Kabul ediyoruz onların hayatlarını ve onlarla birlikte gerçeklerle yüzleşiyoruz biz de. Yücel hiç çekinmeden vuruyor yüzümüze bazı gerçekleri:
"Tüm o herifleri başına getiren bu toplum tüm bunları kendi başına da becerebilir; gerisini bir gecede dikilen evin biçimi ve işlevi belirler; köşeler dönüldükçe çoğalıp yükselen apartmanları, şarkıları, oyunları, politikacıları, olduğu yerde, hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey görmeden, en önemlisi, hiç sıkılmadan, saatlerce oturan yaşlı adamlarıyla. Hiç sıkılmadan! Niye sıkılsın ki? Üstten alıp alttan vermek için düşünmek gerekmez, mide kendi başına sindirir her şeyi. Ne diyelim, değişim filozoflarının yeni düzeni yaşlılarını da üretmiş: sorunsuz, düşüncesiz, bunalımsız!"
Diğer yandan önemli bir savaşı var bu eserin. Toplumun bir kesimine önemli bir eleştiri var. Bilmek ile anlamak arasındaki; olmak ile görünmek arasındaki farkı ortaya koyuyor. Herkesin içine düştüğü bir tuzağı gösteriyor bize, yeri geldiğinde siyasetçilerin, sanatçıların, akademisyenlerin bile içine düştüğü tuzak; yalan söylerken, o yalanın bir parçası olmak ve gerçeği unutmak! Bazen gerçeği bilmektense yalanı kabul edip, yerini korumanın, susmayı göze almanın, insanın bu bayağı duygularının nedenlerini anlatıyor. Bacon'un dediği gibi:
"Gerçek göze en güzel gündüzleyin görünen bir inciye benzetilebilir belki, ama bu inci, alacalı ışıklarda en güzel görünüşünü kazanan, pırlanta ile yakutun çok gerisinde kalır. İşe biraz yalanın karışması her zaman daha büyük bir haz verir.".
Ancak karakterin yaşamı ile devamını da getirir sanki Yücel bu sözün; başta güzel gelen yalanların vücudumuzu, zihnimizi, tüm benliğimizi ele geçirip sonuçları ile yüzleştirir bizi, karakterinin bunalımını bize de yaşatır:
"Başkaları, evet, bu da kafamı karıştırıyor: ben yanıldım, tamam, hem de kabaca yanıldım," diyordu. "Peki, onlar beni neden yücelttiler ki? Biliyorum, eleştirenler, alaya alanlar da oldu, ama kimi sağcıyım diye alay etti, kimi solcuyum diye. Bilgisizliğimi hiç kimse yüzüme vurmadı. Evet, bir ölçüde başkalarının da payı var bunda. Benim en güçlü yanım belleğimdi, hiçbir zaman belleğimi övmediler; belleğimi aklım sandılar. Neden? Bunu bana açıklayabilir misin?"
Hepimizin içinde olduğu bir durum bu. Farkında bile olmadan gerçeklerden kaçındığımız, yalanların daha güzel gözüktüğünü kabul edemediğimiz bir durum. Belki de bizi korunaklı evlerimizde, rahat rahat, hiçbir problem olmadığını sanarak oturtan şey de bu durum. Yalan ile Yücel bizi dürtüyor ve bana Cesar Cruz'un şu sözünü hatırlatıyor:
"Sanat, huzursuzları yatıştırmak, keyfi yerinde olanların keyfini kaçırmak içindir."
Kendi düşüncem kesinlikle okunması gerektiği, hatta bir daha bir daha okunması gerektiği. Şimdiden bir iki sene sonra bir daha okumam gerektiğini not düşmüş olayım böylece.