·566 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Şubat 2020 21:06 "Bana sorsalar ne Türk olmak isterdim, ne Kürt olmak isterdim. Ben Norveçli olmak isterdim. Enayi miyim Ortadoğu vatandaşlığı isteyeyim?" diyen dayı gibi Quasimodo seçmedi bu çirkin bedeni.
'Farklı görünmek canımı sıkıyor' derken ağlayan çocuk geldi gözümün önüne. 2017 yapımı Wonder filminden bahsediyorum. Annesi evladını "Sen çirkin değilsin, seni tanımak isteyen herkes bunu görecek" diyerek teskin ediyordu. Kendi seçimimiz olmayan güzellik, neden bu kadar önemli? Kalplerin içindeki neden daha kıymetli değil? Yada şöyle soralım, içine doğduğumuz beden midir bizi biz yapan? Hayata geldiğimiz koşullar, hayatta olduğumuz şeyden önemli midir?
Victor Hugo, monarşiden cumhuriyete geçişin yaşandığı Fransız İhtilalinin(1789-1799) hemen sonrasında, 1802 yılında dünyaya gelmiştir. 19.yy ortalarında Napolyon tekrar imparatorluğu ilan edecektir. Yani halk siyasi çalkantılar etkisinde krallık ve cumhuriyetçi taraflar arasında gelgit yaşamaktadır. İçinde bulunduğu zaman dilimi kendisinin fikirlerini de etkilemiştir. Ailesi kralcıdır, ancak hayatının ilerleyen dönemlerinde cumhuriyetçi olmuş, milletvekilliği yapmış ve imparatorluğun ilanı ile sürgün hayatı yaşamıştır. Bütün bunlar kendisini ve ortaya koyduğu eserleri ciddi manada etkilemiştir.
Hugo, benim eserlerinden anladığım kadarıyla doğru bildiğini yazmaktan hiç çekinmeyen bir yazar. Bireyin, duyguların, hayalgücünün önem kazandığı iyi ile kötünün çatıştığı romantizm akımının da öncülerinden. Dolayısı ile anlatmak istediğini bireyler üzerinden verecektir. Bu yüzden kitabın kahramanlarına değinmeden olmaz diye düşünüyorum.
Quasimodo, yüzüne bakan herkese lanetlenmiş olduğunu düşündürecek kadar çirkin, tek gözlü, çarpık bacaklı bir kambur. Çirkinliğinden dolayı dünyaya gelişiyle birlikte hep terk edilmiş ve dışlanmış. Bir rahibin himayesinde büyümüş ve kilisede zangoç olmuştur. Dışlanan her insanda olacağı üzere, toplumsal değerlere ve sosyal normlara karşı bir yaşantısı olur. Dışlandıkça karanlık tarafa meyleder, karanlığa meylettikçe daha çok dışlanır. Rahip dışında kimse sevmez artık onu. Ama bir gün güzeller güzeli Esmeralda ona merhametle yaklaşınca büyük bir değişim yaşar.
Esmeralda, Çingeneler tarafından kaçırılıp büyütülmüş, saçlarının ve gözlerinin güzelliği ile herkesin dikkatini çeken körpe bir kızcağız. Keçisinden başka hiç kimsesi yoktur. Hayatını kurtaran Yüzbaşı Phoebus'a yakışıklılığı sebebiyle aşık olur.
Claude Frollo ise başpiskopostur. Yani Paris'te kilisenin en yetkili ismi. Kendisini bilime ve dine adamış, zamanla insanlıktan uzaklaşmış biridir. Tüm değerlerini Esmeraldanın ayaklarının altına sermekten çekinmeyecek kadar ilkesizdir.
Phoebus ise yakışıklı ama zamparalık peşinde bir yüzbaşıdır.
Şehveti uğruna kadınların duyguları ile oynamaktan çekinmez.
Peki ne anlatır bize bu kahramanlar? 1831 yılında yani az önce bahsettiğim siyasetin hararetli döneminde toplumsal sorunlarla yakından ilgili cesur bir yazarın eserlerinde mesaj kaygısı olmayacağını düşünemiyorum. Bence Hugo o dönemde cumhuriyetçi fikirleri iyice benimsemişti. Eserde Ortaçağ Avrupasını, krallığı ve feodaliteyi kötüleyerek toplumsal algıya yön vermek istediğini düşünüyorum. Çünkü kahramanlar alelade seçilmiş değildir. Kast sisteminde brahmanlar yani rahipler yöneticidir, onların altında savaşçı kahatriyaslar, onların altında köylü, tüccar ve zanaatkarlardan oluşan vaisyaslar gelir. Toplumun en alt tabakasını ise yönetici sınıfa hizmetle görevli paryalar vardır. Feodalitede krala bağlı soylular yönetimde söz sahibidir ancak kilisenin ve dinin de ciddi etkisi vardır.
İşte romantik adam Hugo kötü kahramanları bu zümrelerden seçip okuyucuya bir mesaj vermek istemiştir. Din adamı çıkarları için her ahlaksızlığı yapabilecek, şehveti için Tanrıyı bile inkar edebilecek kadar kötü ve sahtekardır. Yüzbaşı Phoebus, ahlaksız, hain ve şehvet düşkünüdür. Ayak takımı da bu zorba zihniyetin baskısı altında ezilmektedir. Keyfiyetçi bir yönetim vardır. Zannediyorum ki Hugo döneminin kralcılarını mürtecilikle suçlamakta, halka bakın bunlar bu düzeni isteyen gerici zihniyettir, demektedir.
Tabi Victor Hugo, çağının adalet düzenine de tepkilidir. Bir İdam Mahkumunun Son Günü eserinin hemen sonrasında bu kitabı yazmıştır diyebiliriz. Yine bu kitapta da mahkemelerin sanık kürsüsü infaz ve işkence ile meşhur Gréve meydanına kolaylıkla uzanmaktadır. İnsanların hayatı üzerinde söz sahibi olan, hayatlarını tek bir karar, tek bir göstermelik yargılama ile mahvedebilen, güçsüz olanı acımasızca yok edebilen ve kendisinin öğle yemeğini bir mahkumun hayatından fazla önemsediği için kolaylıkla işkence/idam kararı verebilen yargıçlar vardır kitapta. Yine Quasimodo'yu yargılayan hakim de sağırdır. Yazar adeta "Adaleti temsil eden Themis'in gözleri bağlı değildir ve kulakları da sizin savunmanıza sağırdır" diye haykırıyor. Bireyci anlayışın savunucusu olduğu için insan hayatının hiçbir iradenin esiri ve kurbanı olamayacak kadar kutsal olduğunu anlatmak istemiş sanki.
Son olarak kaderi de ciddi manada mercek altına almıştır. Çirkinlik bir insanın değerini düşürür mü? Yüce Yaratıcı "ben yalnız sizin kalplerinize bakarım" demekte ve üstün olanın sadece kendisine yakın olan olduğunu söylememekte midir? Dış güzellik neden insanlar için bu kadar değerli?
"Al işte al, heh noldu sizin güzelleriniz ,sizin yakışıklılarınız?" diyor finalde.
Bu arada yazarın kendi hayatında da romantik olduğunu ve çocukluk aşkı ile evlendiğini söyleyelim :)
Finaldeki "gerçek aşk" vurgusu böyle daha da önem kazanır.
Not: ben iş bankasından okudum ama gördüğüm alıntılara dayanarak can yayınlarının daha kaliteli olduğunu söyleyebilirim. Bir de yazarın sık sık kitapla sizin aranıza girerek kafa açabileceğini bilin :D keyifli okumalar...