*Ahmet Hamdi Tanpınar okuma etkinliği için “Beş Şehir” kitabını okudum. Uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü okuma fırsatım olmamıştı, etkinlik sayesinde okudum.
*Kitabımız Tanpınar’ın Yahya Kemal’e ithafı ile başlıyor, bu kitabı hangi duygularla, nasıl yazdığını anlattığı 1960 tarihli ön söz ile devam ediyor. Ankara, Erzurum, Konya, Bursa’da Zaman ve İstanbul bölümleriyle kitabımız ilerliyor. Sonda ise kitapla ilgili dizin var.
*Kitabın kapağı çok ilgimi çekti, benim için özel bir resim; bir dönem basılmış “Şehirlerimiz” pul serisi. Ortaokul döneminde pul koleksiyonu yapıyordum ve bu pullarında serisi vardı. Uzun süre sakladım ama bir yakınım bakmak ve araştırmak için defterimi istedi kıramadım verdim ve geri gelmedi. Bu kapağı görünce yitirdiğim koleksiyonum aklıma geldi. ( bende ki kitap bir önceki baskı, yayından kaldırılmış)
*Ankara: Okumaya çok güzel başladık; Atatürk’ten başkent olmasından, şehrin mimarisinden, tarihinden, Bizans döneminden bahsederken sıra Selçuklulara geldi. Tarih sevdiğim halde okul döneminde en sevmediğim bölüm (savaş ve antlaşmalarda sevmem). Neden peki? O sultan isimlerini öğrenmek, telaffuz etmek ve kimin kim olduğunu bilmek işkence gibiydi, hep birbirine karışıyordu.
Ankara’ya kaç kere gittim bilmiyorum. Çünkü dayım ve ailesi orada oturuyordu, devamlı gidilip geliniyordu. Çocukluğumdaki Ankara’dan aklımda kalanlar Anıtkabir, Kuğulu Park, Kızılay ve Hitit heykeli. Son gidişim ise oğlumun okul gezisindeydi ve Süleyman Demirel Cumhurbaşkanıydı; Çankaya Köşkü, Atakule, Eski Meclis, Tunalı Hilmi iz bırakanlardı.
*Erzurum: Bölgedeki örf, adet, efsane, mimari eserler, sosyal yaşam, yerel giysiler, yöresel yemekler, mahalli musiki, mahalli sanatçılar ve eserleri, konuşulan dil (lehçe, şive vb.), yöre türkülerinden alıntılar, bölge tarihi, kahvehane sohbetleri, esnaf muhabbetleri derken; Erzurum’da bahar sonunda çadırcılar yazın geldiğini, yaylaya çıkılacağını müjdeliyor; kürkçü elinde tığı, kapıları çalarken uzun kış aylarını, yaman tipileri haber veriyor diye anlatıyor.
Bir bölümde Tanpınar; ‘Cumhuriyet, yirmi yıldan beri birçok şeyler yaptı. Şartlar düşünülürse bundan daha büyük başarı olamaz. Yedi cephe artığı bir avuç okuryazarla işe başladı. Şimdi yurdun istediği yerinde bilgili adam, teknik adam yığılabiliyor.’ demiş. O dönem Tanpınar’ın belirttiği gibi her alanda büyük bir heves ve şevkle atılım yapılmış. Bilgi ve eğitim öne çıkarılmış. Ama zaman geçtikçe bu ivme yavaşlamış, duraklamış hatta tersine dönmüş. Aynı Osmanlının genişleme-duraklama-çöküş dönemleri gibi. Ama onlar 650 yılda olmuş, Cumhuriyette ise 65 yılda; her dönem iktidarlar tersini iddia etse de durum ortada özellikle bilim- teknik alanı, eğitim gibi branşlarda durum göz önünde.
Yıllar önceki Erzurum gezisinden aklımda kalanlar; Zigana Geçidi ve Kop Dağı. Tabii bunlarda tabela önlerinde çekilmiş hatıra fotoğraflarının da etkisi var (ne yapalım 35 sene önce öz çekim diye bir kavram yoktu). Babam hatıra olarak Erzurum Oltu taşından bir yüzük alınca çok şaşırmıştım. Çünkü aksesuar olarak alyans ve saatten başka bir şey kullanmazdı. Nedenini sorunca:” Kullanmak için değil, sadece hatıra” dedi ve hiç takmadı, kol düğmeleri kutusunda durdu.
*Konya: Bu şehir ile ilgili gezi anılarım hoş değil. İnsanlık olmayınca yörenin, mimarisi, tarihi eserleri, yemekleri vb. çok bir şey ifade etmiyor.
*Bursa: Yeşil’im… Bursa’da anı çok, komşu kapısı gibiydi, bir dönem (uzun süre) neredeyse ayda bir oradaydık. Kirazlıyayla, Çekirge, Heykel, İskender, hamam sefası, Karagöz-Hacıvat, Kültürpark ve daha neler neler…Tabii kestane şekeri ve karyokayı da unutmamak lazım.
*İstanbul: (Memleketim) Tanpınar: ’Asıl İstanbul, yani surlardan beride olan minare ve camilerin şehri, Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy tarafları, Çekmeceler, Bentler, Adalar, bir şehrin içinde adeta başka başka coğrafyalar gibi kendi güzellikleriyle bizde ayrı duygular uyandıran hayalimize başka türlü yaşama şekilleri ilham eden peyzajlardır.’ diyor. Tabii Erenköy olunca Kadıköy-Moda- Bağdat caddesini de saymak lazım, birde Beşiktaş – Taksim dahil oldu mu İstanbul sınırlarımız aynı. Ama bu kitabı yazmasının üzerinden 73 sene geçmiş ve şehrin sınırı kalmadı neredeyse. Ben çocukken Kadıköy’den kalkan 8-10 tane belediye otobüsünü, güzergahlarını bilirdim. Şimdi ise bilmek imkansız öyle otobüsler var ki sabah başka, gün içi başka güzergahtan gidiyor.
Bir bölümde Tanpınar: ‘İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu bir adetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler arkalarından başkaları geldiği ya da ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat asırlık bir ağacın gitmesi başka bir şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Bir ağacın ölümü, büyük bir mimari eserin kaybı gibi bir şeydir. Ne çare ki biz bir asırdan beri, hatta biraz daha fazla, ikisine de alıştık.’ diyerek üzüntüsünü belirtmiş. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da o zamandan bu zaman uyarılar dinlenmemiş ve ağaçlar – tarihi binalarda daha fazla kayıp yaşanmış.
*Kitaba başlarken okuma tempomda iniş çıkışlar oldu. Özellikle Konya bölümünde bir an önce bitsin istedim. Ama sonrası çok keyifliydi. Özellikle diğer yazarlarla ilgili (Hüseyin Rahmi, Muallim Naci, Fazlı Necip gibi) yaptığı eleştiriler çok espriliydi. Sadece bu eleştiriler için bile okunur.