İnsan hayatı ne kadar garip, sanki başımıza hiç gelmeyeceğini düşündüğümüz şeylerin orta yerinde kendimizi bulduğumuzda anlıyoruz sanırım bunları. Bazen yaşadıklarımızdan kaçmanın yolunun onları unutmaktan geçtiğini düşünürüz değil mi, pek yaşadığınız iyi/kötü her şeyi günden güne unutacağınızı söyleseler size ne düşünürsünüz? Ya da ne hissedersiniz? Belki zaten unutan taraf olacağınız için hissettiğiniz ağırlığı da unutacaksınızdır, ama ya yanı başınızda olup da acaba beni unutacağı gün ne zaman gelecek diye düşünen sevdikleriniz?
İntihar Ormanları ile Umut ve İz bize hayatlarının kapılarını açıyorlar. Onların sevgilerinin kuşattığı evlerinin orta yerinde buluyoruz kendimizi. Sekiz yaşından beri et ile tırnak misali olan bu ikilinin arasına kalabalığa dalan bir otobüs misali dalıyor Alzheimer. Bir taraf unutmaktan korkarken, diğer taraf unutulacak olmanın acısını yaşıyor kalbinde. Umut'un ağzından dinliyoruz olan biteni. Aşkları nasıl başladı, İz'in babaannesine olan düşkünlüğünün hikayelerini, Umut'un babasının geçmişine saplanıp kalmasını ve anı yaşayamamasını. Ve olan biten her şeyin bu ikiliden birinin hafızasından günden güne silinmesini. Ve ötekinin güçlü kalmaya çalışıp diğeri için de bu hayatı yaşamaya, ona her şeyi bıkmadan yeni baştan yaşatmaya çalışmasını. Sayfalar arasında dolaşırken aklıma sürekli "Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti." sözleri dolandı durdu.
Dili akıcı ve sıcak, öyküsü insanın içini ısıtan bir kitap arıyorsanız, İntihar Ormanları size göre!
thesittingpanda.com