Öncelikle kitabın adıyla Ümit Yaşar Oğuzcan’ı anıyor ve anlıyoruz. Çünkü biz de bu kitapta, o kuyularda merdivensiz kaldık. Olaydan olaya, kelimeden kelimeye, anlamdan anlama, duygudan duyguya atladık kitabı okurken. Duyarsızlığımızdan taşlandık, fırsatçılığımızdan yuhlandık, korkaklığımızdan kovulduk, suskunluğumuzdan yaralandık o kuyuda.
Kitap Güldiyar’ın hayattaki sevincinin, umudunun, baharının, sözcüklerinin elinden alınmasıyla başlıyor. Kim nasıl neden alıyor bilmiyoruz. Babasına yemek götürmek için çıkıyor, sözsüz, harfsiz, sessiz eve dönüyor. Ailesi ile birlikte biz de bunun peşine düşüyoruz. Zamansız ölümler, kaybolmalar sarıyor etrafımızı. Birileri geliyor, birileri gidiyor, birileri hiç gelmiyor, birileri gitmesini istesek de gitmiyor. Ana olayı yaşayan ama bize asla söylemeyen Güldiyar, bu uğurda ansızın kapı eşiğinde ölen anne, kapıdan girmesini, eşikten geçmesini istediğimiz kayıp abi Hüseyin, olayların hem içinde hem dışında olan kapı komşu Dursun ve Emine, neyle mücadele ettiğini bilmeyen, olanlara engel olamayan baba, onların hayatına, kaderine çöreklenen adamlar, bunlara seyirci olan, müşteri olan yer yer hevesli olan Hüseyin Gazi halkı, gri havayı aşıp yokuşu çıkan derenin oradan gelen klarnet sesi romanın karakterleri.
Bizi insanlıktan çıkaran olay ise Güldiyar’ın ağladıkça gözyaşı değil taş dökmesi. Yozlaşmış toplum taşlaşmış kalbine şaşırmayıp o kızın göztaşlarına gözünü dikiyor; onun acısının kendi acısına derman olmasını istiyor.
Anne kitabın girişinde Güldiyar’ı ve bizi uyarmıştır aslında. "Git ama dikkatli ol, tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanmış cesetleri bulunuyor sağda solda. Ayrıca, biliyorsun, insanların gözleri önünde her Allah’ın günü kadınlar öldürülüyor. Bu yüzden diyorum dikkatli ol diye.” Fakat Güldiyar’a biçilen rolün önüne duvar öremedi bu sözcükler. Ne kaderinin önüne ne de etrafına toplanan insan kalabalıklarının karşına geçebildi annenin sözleri. Aynı havanın içindeki insanlar onun acısını izlemek için sıraya geçti, birbirini ezdi, o acıdan meslek edindi, o taşlardan para kazandı ama o taşlar bir türlü insanlığımızın başına yağmadı. Okudukça hüznün kokusunu almayan, çaresizliğin tadını bilmeyen, yardım etmeyi sözlüğünden çıkaran, anlamını yitirmiş “insan”ları gördük.
Burada okur olarak Toptaş bizi Halil’in sesine koydu. Şunu söyledik Halil ile : "Sen diyorsun ki, kötüler gelip bize kötülük edinceye kadar iyidirler, başımızın üstünde yerleri vardır..."
Döndük durduk, sövdük durduk, okuduk durduk, izledik durduk Halil olup tekrar şunu söyledik: "Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam o zaman da kendi yüzüme bakamam diyorum. Hepsi bu kadar, başka bir şey dediğim yok. Sizin mideniz kaldırıyorsa, kötülük edene de kötülüğe maruz kalana da aynı şekilde gülümsemeye devam edebilirsiniz, işin o yanı beni ilgilendirmiyor." Olayların seyrini, doyumsuzların ruhunu değiştirebildik mi? Hayır. Ne biz ne de Halil; olana, olacağa çareydik. El birliğiyle acılar içindeki bir kızı, bir insanı, bir nefesi söndürdük.
Etrafımızda yaşanan kötülüklere karşı sessizliğimizin sesi olan Toptaş; bu kitabının sonunda bizi olduğumuz yerde (merdivensiz kör kuyuda) bırakıyor, 240 sayfada 240 soru işaretiyle sonu yaşatmıyor bize.