İslâm’da Felsefenin Yeri Nedir?
Büyük İslâm âlimi, tarihçi ve sosyolog İbn-i Haldun, akıl hususunda şöyle der: “Akıl sağlam bir terâzidir. Ama onunla Allâh’a ve âhirete âit meseleleri, peygamberlik hakîkatlerini, akıl ötesi hakîkatleri ölçemezsiniz. Bu boş bir gayret olur ve bir kişinin; «Ne kadar da hassas tartıyor!» diye, kuyumcu terazisinde dağları tartmak istemesine benzer. Terazinin sağlamlığına bir şey denilemez ama, onun gücünün bir sınırı vardır. Aynı şekilde aklın «bilme, bulma, anlama» gücünün de bir sınırı vardır, onun dışına adım atamaz.”[2] Zira sınırlı olan, sınırsızı aslâ kavrayamaz. Şâir Ziya Paşa, bu hakikati ne güzel ifâde eder: İdrâk-i meâlî[3] bu küçük akla gerekmez, Zîrâ bu terâzû bu kadar sıkleti[4] çekmez. Yani aklın belli bir hududu vardır ve onun arkası ya cinnet, ya da dalâlettir. Büyük İslâm âlimi ve mütefekkiri İmâm Gazâlî -radıyallâhu anh- şöyle buyurur: “Felsefe mevzuundaki idrâk, tedkik ve tenkid safhalarından sonra, bu husustaki yoğun mesâimi sona erdirince, maksadım itibâriyle bu ilmin de yetersiz olduğunu, aklın tek başına her şeyi kavramaya elverişli olmadığını, onun her meselenin üzerindeki perdeyi kaldıramayacağını anladım.” (el-Münkızu Mine’d-Dalâl, s. 28) Felsefî girdaplar içinde bir hayli ömür tükettikten sonra aklın kifâyetsizliğini kavrayarak, derin bir mistik arayışa yönelen Paskal şöyle der: “Felsefe hep îtibârî, izâfî (sübjektif) görüşler ortaya koyar. Meselâ Pirene Dağlarıʼnın bu tarafında hakikat denilen şeye, öbür tarafında hata deniliyor. Hududu teşkil eden nehrin bu yanında adam öldürene cânî, öte yanında ise kahraman deniliyor.” Feylesoflar da hep; “Bana göre böyledir.” diyerek şahsî ve izâfî hüküm­ler verirler. Peygamberler ise kendi hevâ ve heveslerinden konuşmaz; dâimâ “Allah Teâlâ’nın tâlimâtı böyledir.” buyururlar. Esâsen, insanlık tarihi boyunca bütün peygamberler, ilâhî vahye istinâd ettikleri için, dâimâ birbirlerini tasdîk eden hidâyet rehberleri olarak gelmişlerdir. Feylesoflar ise, teʼyîd-i ilâhîden mahrum oldukları ve mânevî terbiyeden geçmemiş nefislerinin sultası altındaki kifâyetsiz akılları ile tefekkür ettikleri için, dâimâ birbirlerinin sistemlerini çürüterek ömürlerini ziyan etmişlerdir. Bu da aklın, selâhiyetinin sınırlı olduğunu gösteren bir başka misaldir. Nitekim hiçbir filozofun görüşlerini hayatına tatbik ederek saâ­det ve selâmete ermiş bir toplum gösterilemez. Onların öne sürdükleri fikirler, yaşanması mümkün olmayan kuru nazariyelerden ibaret kalmış ve umûmiyetle kütüphanelerin tozlu raflarındaki kitaplarda hapsol­maya mahkûm olmuştur. Hayata intikâl edebilen fikirlerinin de ömürleri gâyet kısa sürmüştür. osmannuritopbas.com/islamda-felsefe...
·
1 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.