Hızır’la Kırk Saat, Sezai Karakoç’un kitapları içinde çok ayrı bir yerde duruyor. Aslında sadece Karakoç’un kitapları arasında değil de, bütünüyle şairin yazdığı şiirin çok dışında, başka bir yerlerde…Karakoç, Hızır’la Kırk Saat’teki şiirleri, kitaptaki kırk şiir gibi kırk günde Yenikapı’da denize bakan bir kahvehanede yazdığını söyler hatıralarında. Bu anlamda tamamen ilhamla yazılmış uzun bir şiiri andırır kitap. Şiirleri sadece gözlerinizle okumuyorsunuz bu cümbüşe ruhunuz,kalbiniz ve zihninizle birlikte okuyorsunuz.Bazen Hz.İbrahimle birlikte Allah'ın varlığını düşünüyorsunuz bazende Hira dağında hz.peygamberle inzivaya cekiliyorsunuz bazende Mecnun olup Leyla için çölleri aşıyorsunuz...Şair her gün aynı yerde Hızır’la buluşmaktadır. Tıpkı nefsini yenmeye çalışan bir sufi gibi.Fakat ilerleyen sayfalarda şiirler bir iç hesaplaşmaya döner.Batiya karşı Doğunun ulu figürlerinden ilham alarak bize geçmişi hatırlatarak zihnimizi Hızır (a.s)bilindiği üzere İslam medeniyetinde darda kalana, başı sıkışana yetişen olarak bilinir tıpkı Hızır gibi Sezai Karakoç ve Hızırla kırk saat de öyle Türk şiirine yetişmiş, çıkmaza giren Türk şiirini hak ettiği noktaya tekrar taşımıştır.
“ben hızır... gün... falan saatte... yerde
inceleme yaptım
anne suçsuzdu ve öldü
baba suçsuzdu eski incirler gibi hışırdıyordu
küçük çocuk suçsuzdu
bal rengi bir akıl sarasına bağışlandı
öbürleri suçsuzdu
çiçeğe yeni durmuşlardı
suçlu bendim
geç kalmıştım
evin kötü düşü balkona ağmıştı
komşu evlerde ayin başlamamıştı
kendimi iki yüzyıl insanoğluna görünmemeğe
mahkum ettim
imza hızır
pulsuz
tarih çin seddinden sonra 5000
şahitler bütün oğullarım”