Bir arkadaşımın benden ödünç kitap istemesi üzerine tekrar elime alıp altı çizili cümlelerini karıştırdığım, sonra kendimi neden inceleme yazmadım diye hayıflanırken bulduğum enfes bir macera.
Tarık Tufan'ı ilk okuyuşumdu ve dil kullanımına o kadar hayran kaldım ki. Bu kadar duru, yormayan, sanat kaygısı taşımayıp inanılmaz estetik olan bir metin beklemiyordum hiç. Anlatımındaki üçlü yapıya ise deyim yerindeyse mest oldum. O kadar yumuşak, o kadar güzel yerlerde anlatıcı değişiyor ki. Hem olaylar, hem dil, hem duygular. Değişmeyen tek şey ise romanın kalitesi. Bazı romanlar yavaş yavaş, sindire sindire okunmak ister. Ama bu hikayenin sonunu görmek için benim gibi hiç durmamacasına okuyacaksınız. Karakterlerin psikolojik tahlilleri o kadar iyi yapılmış ki, yazarın adı bilinmese kadın mı erkek mi tahmin etmek neredeyse imkansızlaşır. Üç karakterin ruh iklimine bu denli hâkim olmak, şapka çıkarılmayı sonuna kadar hak ediyor.
Sıhhi tesisatçı İshak'ın genç ve güzel ressam Jülide ile aynı anda ortadan kaybolmasıyla başlayan hikâye, tahmin edilemez oluşuyla beni sürekli içine çekti. Şimdi ne olacak'ı çok defa sorarken buldum kendimi. Böyle romanları daha çok seviyorum. Öngörülemez olmak ayrı bir heyecan katıyor esere. Öngörebildiğim tek şey karakterlerin onulmaz bir girdabın içinde debelenirken yanlarında bir sigara yakıp da dert yanmak istedikleri birilerinin olması isteği.
Sırlarla, susuşlarla, kabullenişlerle, yenilgilerle, vazgeçişlerle dolu bir hikâye. Hiçbir şeyin göründüğü kadar basit olmadığına sizi inandıran bir hikâye. Kaçarken düşenlerin, Düşerken de birbirine tutunanların hikâyesi bu. Bizden yani. Biz gibi. Ne göründüğü gibi, ne de anladığımız gibi. Birbirine karşı sus pus fakat iç muhasebe ve iç monologları çok keskin ve derin olan bu yolculuk hikâyesinde, beyaz Kartal SLX'in arka koltuğunda size de yer ayrılmış.Elinize sigara değil de şu kitabı alsanız, kâfi. Tutunacak bir dalınız var neyse ki.