·222 syf.··Beğendi
···Okunma: 16 Mart 2020 16:55 Kitaplığımda kaçamak bakışlar atıp, son romanını okumayı geciktirme girişimlerime yenik düşüp okumuş bulunmaktayım kendisini. Veda yazısını kendime borç bilerek incelememi bir tık uzun yazmayı kendime hak görüyorum ve başlıyorum :)
Toplumcu gerçekçiliğin izlerini taşıdığı romanında Sabahattin Ali okuyucuya Yusuf'u, kahraman özelliklere sahip ancak bu cesur karakterin çevresini sarmış; içsel çatışmalarla, Muazzez'e olan yer yer çekimser aşkıyla ve köy hayatının baskısal yapısıyla başetmeye çalışan bir karakter olarak yansıtmış.
Sayfalar ilerledikçe, Yusuf büyüdükçe yalnızlığı hep gözünüzün önüne geliyor. O kadar yalnız ki taşıdığı soyut yükleri sırtından almak istiyor insan. Bana hep İçimizdeki Şeytan romanındaki Ömer karakterini anımsattı. Özellikle ikisinin de bulunduğu konumlardan rahatsız hissetmesi, birbirinin aynı geçen günlerin onlarda voroluşsal sorular sordurtması bakımından çok benzerlerdi. Bu düşünceyi iki alıntıyla somutlaştırırsam :
İçimizdeki Şeytan
"İnsan dünyaya sadece yemek içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı."
Kuyucaklı Yusuf
" Hayat bu derece manasız ve insan dünyaya boş durmak için gelmiş olamazdı."
Bu incelemeyi Sabahattin Ali'nin aşk tasvirlerine değinerek bitirmek istiyorum. Tam bir "Aşkı Konuşturan Adam" kendisi. Sevginin içinde varolan ama elle tutulamayan, sessiz sessiz gezinen ama duyulamayan o duyguları o kadar güzel anlatıyor ki. Saliselik birbirine çarpan iki bakıştan kaç sayfalık cümleler dökülüyor ağzından. Aliye ne şanslı kadın diyor insan. Çünkü aşkı böylesine güzel anlatan adamın, sevgisini gerçek hayatta hissettirmediğine kim inanır...