İncitmedensezdirmedenacıtmadanduyurmadan anlatmak...
10/10
·724 syf.··
Beğendi
·
2020 7. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 14 Mart 2020 17:17
(Spoiler içerir.) Oğuz Atay... İtiraf etmeliyim ki; ilk defa ismini, 3 yıl önce bir arkadaşımdan duymuştum, okudun mu diye sormuştu. Sonrasında aklımdan çıktı nedense ve son 1,5 yıldır okumaya niyetlenip erteliyordum. Okurken bile erteledim aslında araya birkaç kitap sıkıştırarak. İlk başladığımda akıcı geldi sonra biraz zorla devam ettim boğulduğumu hissedince farklı kitaplara yöneldim tekrar elime aldığımda, olaylar öyle gelişti ki bitirmiş buldum kendimi. Kitabı okumak dingin bir zihin ve sakin bir ortam gerektiriyor. Zira kitapla başbaşa kalabilmek lazım anlatımındaki derinliğine varabilmek için. Okurken yazarın iç dünyasında geziniyormuş hissi veriyor. Kahramanların varoluş bunalımlarını; düşüncenin en sofistike, en kaotik şekillerinde yansıtıyor: dil oyunları, alegoriler, çağrışımlar, taşlamalar, alıntılar, psikolojik analizler, monologlar, öz eleştiriler... beyninizde yankılanıyor. Özellikle kitabın yazıldığı; yakın Türkiye tarihine, siyasetine, İncil ağırlıklı olarak kutsal kitaplara, Dünya ve Türk edebiyatına, müzik, resim gibi sanatlara değiniyor. Alegorileri anlayabilmek için öncesinde bu alanlarda okuma yapmak, bilgi sahibi olmak gerek. Oğuz Atay bir röportajında: "Kolay okunan bir roman sunarak okuyucuya hakaret etmiş olursunuz." diyerek de okuru zorladığını itiraf ediyor. Tutunamayanlar, Türk Edebiyatı'nda yazılmış ilk postmodern roman olması, bilinçakışı tekniği ile yazılması açısından özgün olup, yazıldığında hiçbir yayınevinin romanı basmak istememesi ve ancak Trt roman ödülü alması sonrasında basılabilmesi ile de ünlüdür. Hatta Cevat Çapan, Tutunamayanlar’ın yayımlanma sürecini anlatırken, bir yayıncının Atay için, “Bu adam ruh hastası mı?” diye sorduğunu anlatır. Kitabın kurgusuna gelirsek, Turgut Özben'in uzun zamandır görüşmediği arkadaşı; Selim Işık'ın intihar haberini gazeteden öğrenmesi ile başlar. Bu haber onu derinden etkiler. Görüşmedikleri bu süre zarfında ne olmuştu, nasıl bir hale gelmişti, çevresindekiler mi o duruma getirmişlerdi, neden Turgut'a hiç gelmemişti, belki bir şeylere yardım edebilirdi, böyle olmazdı belki... Turgut'un zihninde sürekli bu sorular canlanmaya başlar, cevap bulamamaksa beynini kemirir. Daha fazla dayanamaz, Selim'in son zamanlarda neler yaşadığını öğrenmek için, bu soruların peşinden gider ve tüm arkadaşları ile görüşür. Selim'in içerisinde çok farklı roller, duygular bulunmakta. (Hatta Oğuz Atay, Selim'deki sıkça görülen değişimleri, "Eski Selim öldü, yaşasın yeni Selim"i defalarca yineleyerek metaformozunu vurgulamaktadır.) Bu yüzden herkesten farklı bir Selim dinler. Her bulduğu Selim'i eskisine ekledikçe; Turgut bir nevi duyduğu değişik tipolojiler içerisinde, kendini yeniden inşaa etmeye başlar. Selim'in izini sürdükçe, varolma çabasının bunalıma dönüşüp verdiği ruhsal tepkiler, çektiği acılar; ayna misali Turgut'a akseder ve düşündükçe bu Turgut'un kendini arama mücadelesine dönüşür. Sonuçta Selim Işık'ın geçmişi, Turgut Özben'in özbenliğini bulmaya ışık tutar, böylece Turgut kendi yolunu çizer. Bu süreç içerisinde her okuyucu muhakkak, kitapta kendinden bir şey bulacaktır, zira herkesin tutunamayan, örtmeye çalıştığı belki kendine bile itiraf edemediği bir tarafı vardır. İşte Oğuz Atay burda devleşiyor. Cesurca ve bir o kadar samimi bir şekilde yaşamındaki gizli saklı kırıntılara ışık tutup deşifre etmeye çalışıyor. Bazen hüzünlü bazen ironik ifadelerle aslında 1970'lerin toplum eleştirisini yapıyor. Edebiyat kuramcısı, eleştirmen Prof. Dr. Berna Moran Oğuz Atay için: “Hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı...” demiştir. Okur, ister istemez, ruhunun dehlizlerine gömdüğü, unuttuğu ya da unutulmak istediği taraflarını çıkartıp yüzleşiyor, iç muhasebe yapıyor. Ve yazar bunu özel bir çaba harcamadan yapıyor. Okuyucuyu düşünmeye, sorgulamaya, anlamaya itiyor. Birbirimiz hakkında ne kadar empati yapabiliriz? Ben ne kadarınla kendimi senin yerine koyabilirim? Sen ne kadarımla kendini benim yerime koyabilirsin? İşaretleyip makasla kesilen bir parçayla değil, tümüyle... İşte Turgut da bunu yaptı, Selim'in parçalarını topladı ve yapboz misali birleştirdi. Karşılaştığı sonuca dayanamadı. Selim'in de Turgut'un da ruhlarındaki bu devinimler esasen bize Oğuz Atay'ın ruhunun özünü gösterir. Hatta arkadaşı Halit Refiğ, Oğuz Atay ile İstiklâl'de karşılaştıklarında, "Bizim romanımızı yazıyorum." dediği bununla Tutunamayanlar'ı kastettiğini aktarmıştır. "Disconnectus erectus" olarak tanımladığı tutunamayanlar da çeşit çeşit aslında. Kitapta tutunamayanlar ansiklopedisi de bunu belirtiyor: Maddi imkansızlıklar nedeniyle hayatta bedeller ödeyenler; küçük burjuva değerlerine bu düzenin dayattığı yaşam biçimine inanmayan toplumun dışına düşenler; hassas, kırılgan, çevresi tarafından hor görülmüş, dışlanmış, alay edilmiş, yalnızlaştırılmış, içine kapanmış çevresine duvar örmüş olanlar... Oğuz Atay'ın 1970'ler Türkiyesi'nde yazdığı bu romanı, daha iyi tahlil edebilmek için dönemin koşullarını iyice bilmek gerekir. Arkadaşı Halit Refiğ'e yazdığı mektupta hissettiklerini net bir şekilde ifade ediyor. “ İnsanların içi ölmüş Halit’çiğim. Bana yazdığın satırların arasında seni görür gibi oldum, hayatiyetini hissettim. ( Edebiyat yapıyorum sanma.) Ve bu ülke seni üzdü, yordu, gücendirdi. İşte onun için abicim, bu ülkede iş yok. Mektubunda dediğin gibi boş ‘kelleler’ var, ve gene dediğin gibi ‘namuslu ve akıllı eser vermeye’ gücü yetmeyenlerin dolapları var. Bir insan kendi işiyle namuslu ve samimi bir biçimde uğraşmazsa vaktini nasıl geçirir? Onun bunun kuyusunu kazmakla geçirir." Görüldüğü gibi - şimdiden pek farkı olmayan yakın tarihimizde - tüm olup bitene karşı Oğuz Atay’ın hissettiği çaresizlik, acı; onu yalnızlığa itmiş. İnsanların varoluş çabalarına destek olamasak da, en azından sağduyulu olup baltalamamalıyız. Onların sessiz çığlıkları aslında bir sinyal. Gösterdiğimiz ufacık bir sağduyunun hangi yıkımlara bariyer olabileceğini belki de hiç anlayamayız. Biz yapmışız, yapıyoruz bunları. Selim ve Selimgillerle nerelerde, kaç kez karşılaşıyoruz acaba? Ne kadar farkındayız? Toplum vicdanı, bu seslenişlerin ne kadarına kulak veriyor? Toplumda o, bu, şu nedenlerle işaretleyip yadırganan Selimgillerin verdiği sinyallere neden duyarsızız? Bu kitap; topluma bir eleştiri, bir manifesto. Şimdi hepimiz, bu yaşama tanık olan hepimiz, ne kadar duyarlı olacağız bundan sonra? Toplumsal birliğimiz, bilincimiz kaç Selim'den, kaç Turgut'tan sonra uyanacak, ya da uyanabilecek mi? Hadi oldu diyelim ne kadar sürecek? Tüm bunlara rağmen bize cânım insanlar diye sesleniyor, cânım Oğuz Atay... Kitap, okurken, tanışmama vesile olan arkadaşımı sık sık hatırlattı bana, Oğuz Atay'ı düşünce ve davranışlarında hissetmesi ile. Bu durumun da kitaba bağlamamda bir etken olduğunu söyleyebilirim. Doğrusu O, Tehlikeli Oyunlar'dan bir alıntı yapmıştı: "Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor." demişti. Tutunamayanlar, benim için Oğuz Atay külliyatına başlangıç oldu. Diğer tüm kitaplarını da okuma listeme aldım. Zaten Oğuz Atay'dan bir eser okuyan herkes de müptelası olur diye düşünüyorum. Evet zor okunan hacimli bir kitap ama herkesin okuyup, kendini sorgulaması gereken kitaplardan olduğunu düşünüyorum. Hatta tekrar tekrar okunulası kitaplardan... ~~~ İbrahim Şahin in sözlerini paylaşmak istiyorum: "... Oğuz Atay, cesurca kendi mensup olduğu, sınıfı ironize edebiliyor, aynı zamanda birey olarak kendi içinde yetiştiği kültürü, Tanzimat sonrası aldığı eğitim sistemini bunun sonuçlarını, aynı zamanda evrenselleştirerek metni, modern insanın gündelik hayatını da ironize edebiliyor. Bu ironizasyonun yol açacağı sonuç bireyin zihninde bir zeminsizlik, ayaklarını basabileceği sağlam bir kültürel zemini ortadan kaldırmaya yol açmasıdır. Bu zeminsizlik kavramının içini değerler dünyası olarak doldurmanız gerekir. Yani sizin nerde neye inanacağınız, inanırken hangi ölçüleri kullanacağınız, gündelik hayatı hangi prensipler çerçevesinde yaşayacağınız sizin zemininizdir. Bu size öğretilmiştir, bir cemiyetin içinde yaşıyor olmak. Birçoğunu sınamışsınızdır, birçoğu da sınanmamıştır. Yani süperego dediğimiz o toplumsal kültürün size dağıttıkları ve sizin de ihmal ettiğiniz şeylerdir ama eger bunları ironize edebiliyorsanız bu sefer boşluktasınız demektir. Bunun felsefi tarafı bir süre sonra anlamın ortadan kaybolmasıdır. Anlamsızlık ortaya çıkar, hem bireysel hem toplumsal hayatınızda. Zemin yoksa boşluk vardır, boşluk varsa anlamsızlık vardır. Ve bütün bir dünya, bütün bir gerçekli bu durumda sadece dilden ibaret hale gelir. Nitekim Oğuz Atay da dil, dilin kendisi, gerçeklikle dil ilişkisi çok önemli bir rol oynar. Dille oynaması da bundandır. Gerçeklik dildir. Dille oynayarak var eder ya da yok edersiniz. Entellektüellerin bütün o inandıkları yüksek, büyük, ideal olarak benimsedikleri şeylerin anlamsızlığını gösterir. Anlamı tüketerek cesurca boşlukta kalma... Entelektüelin kendisi ile hesaplaşmasıdır. Sosyolojik vakadır, Tutunamayanlarla beraber büyük bir hayal kırıklığı kendi sınıfı ideolojisine ihanet etmiştir. Çok ciddi samimi bir hesaplaşmadır. " (Tamamını izlemenizi tavsiye ederim: youtu.be/BvFIEZ-dgxw )
1000Kitap
TutunamayanlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202474,9bin okunma
··
126 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Çok az roman insan zihnine bir burgu açmayı başarabilir. Tutunamayanlar da onlardan bir tanesidir.
Pellucidum
Gönderi Sahibi
Kesinlikle öyle, insanı tersyüz eden bir roman.