·416 syf.····Okunma: 14 Nisan 2020 17:24 Yalnızlık, şehvet, aşk, para, statü, ölüm gibi şeyler her zaman edebiyatın konusu olmuştur. Bunlardan yalnızlık ise özellikle eski dönem edebiyatında en korkunç duygulardan biri olarak çoğu zaman tasvir edilmiştir. Yaşadığımız çağda ise yalnızlığın insanda karşılanma biçiminde belirgin değişiklikler gözlemlenmiştir. Öyle ki; çoğu zaman geçmişte ölümden bile korkutucu olmakla itham edilen yalnızlık, şimdilerde insanlığın bir sığınağı haline gelmiştir. Hiç şüphesiz bu durumda insanların vaktini yalnızken daha verimli ve eğlenceli geçirebileceği alternatif seçeneklerin çıkması da etkili olmuştur. Bundan dolayı beşer yalnızlığa kutsiyet atfedip onu bir nevi kendisine ait özgürlük alanı görmüştür.
Ahmet Altan’ın ‘Son Oyun’ adlı romanı da yalnızlığa böylesi bir anlam yükleyen ve ona adeta aşkla bağlanmış bir roman yazarı karakterinin roman yazmak için geldiği kasabadaki son gecesini anlatıyor. Kahramanımız babadan zengin, edebiyat dünyasında pek bilinirliği olmayan bir kişilik. Kasabaya gelir gelmez ‘tesadüfen’ tanıştığı bir kadına (Zuhal) olan ilgisiyle, kendisini, iki farklı grubun (belediye başkanı- zengin iş adamı) kasabanın tarihi kilisesine ait olduğu düşünülen hazineye yönelik fiziksel ve psikolojik çatışmalarının ortasında bulur. Buna rağmen romanın sonuna kadar tarafsız olmayı başarır ve onun bu tutumu kasabanın bir müddet sonra ona daha da bağlanmasını sağlar.
İşin tuhafı başlangıçta ilgi duyduğu sonraları âşık olduğu kadın Zuhal, belediye başkanı Mehmet’in de tutkuyla sevdiği bir kadındır. Diğer taraftan şehvetin zirvesinde gezinen isimsiz yazarımız, iş adamı Raci Bey’in eşi Kamile Hanım ile de fiziksel bir ilişki yaşamaktadır. Buna rağmen şehevi efendimizin yediği hurmaların bu boyutta olduğunu bu ekâbir adamlar bilmemektedir. Ama olayların düğümü yine kadınların içgüdüsel kararları ile çözülecektir.
Romanımız tam sıralı olmasa da yazarın Tanrı ile olan hesaplaşmasının olduğu bölümler ve gerek Zuhal ile olan ilişkisi gerek kasabada cereyan eden iktidar mücadelesinin yer aldığı iki gruba ayrılabilen bölümlerden oluşmaktadır.
Bunlardan ilkinde kendi kaderi bağlamında insan- Tanrı ilişkisi ele alınıyor. Bu bölümlerde, şehevi Efendinin sıklıkla Tanrı’yla kendi arasında baş unsurun kötülük olduğu bir benzerlik kurulmaya çalışılıyor. Özellikle yazarlık konusunda Tanrı’ya meydan okuduğu, bir Tanrının varlığını kabul etmekle birlikte onun yarattığı kusursuz algı ve insanların teselli olarak gördüğü ‘diğer hayat’ gibi sihirli sözcük sayesinde makyajlama yaptığı anlatılıyor. Tanrı’nın işlenen kötülüklerin sahibi olduğu ve suçları insanlara yansıtması nedeniyle de adil olmadığı iddia ediliyor. Bütün bu iddiaları yazar, bir mantık çerçevesinde ve kelimelerin büyüsünü kullanarak yapıyor.
Romanın diğer bölümlerinde, kasabadaki iktidar mücadelesinin yapılış biçimi ile bu mücadelenin dışında kalan insanların yaklaşma tarzı anlatılmış. Kasabının neredeyse tüm gücü elinde bulunduran despotik belediye başkanı ile sermayenin sembolü iş adamının kendilerine bağlı tetikçiler marifetiyle kasabayı cehenneme çevirmesi buna karşılık kendi iç dünyalarında her türlü naneyi yiyen, ahlaken bozulmuş, korkak kasaba halkı sanki küçük bir Türkiye eleştirisi gibi geldi bana. Zuhal ile olan ihtiraslı ilişkisinde ise yazarın vazgeçemediği diğer aşkları şehvet ve yalnızlık önündeki en büyük engel olacaktır. Baştan sona oluşturulan kusursuz kurgu ile merakla ve keyifle okunacak bir kitap.