Ada ve Tepe'de İzlekler
9/10
·144 syf.··
Beğendi
·
2017 8. kitabı
''Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'' (USBGA) üç öyküden oluşmakta, Ada, Tepe ve Dutlar. Dutlar'ı bu yazıda irdelemeyeceğim, daha çok Andronikos ve İoakim'in gerek kaçış gerek sorgu izleklerinden ve Bilge Karasu'nun metinlerinde öne çıkan ikililiklerden bahsedeceğim. USBGA Andronikos'un adaya gidişi ile başlar, Andronikos Bizans'ta manastırın-yazıcı manastır- birinde bir keşiş olarak görev yapmaktadır ve o dönem dışardan uzanan eller vasıtasıyla inançta yeniliğe gidileceğine, resim karşısında ibadet etmenin puta tapıcılığa vardığını belirten söylemler dolaşmaya başlar sokaklarda . Bu dışardan uzanan el imparatorun yakın ilişkiler kurduğu doğu imparatorlarına söylenmektedir. Böylelikle inançta yapılan bu rit-alışkı- değişikilği kimilerince kabul görürken kimilerince kabul görmemektedir ama en nihayetinde imparatorun dediği olacak inancın alışkısı yeni bir şey ile, dayatılan bir şey ile yer değiştirecektir. '' O resimler duvardan indirilemezdi. Onlar, olsa olsa gene boyayla, badanayla, harçla kapatılır örtülürdü. '' Andronikos adaya çıkmıştır ve önce tepeye doğru çıkıp bir su kaynağı bulup ardından kendine bir barınak yapıp hayatını sürdürmeyi amaçlayacaktır. Bu kısmı bir kenarda bırakalım ve Andronikos'un düşüncelerine biraz daha girelim . Andronikos yeni alışkıyı kabul etmeyeceğini ama inancının eski alışkısını da savunacak denli kuvvetli olmadığının farkına varınca manastırdan kaçmayı düşünecektir. ''Oysa afaroza, işkenceye varmadan, yalnız zindanı düşünmekle yetinmişti. ....... İmdi, demişti o gece, kendi kendine tartışır, konuşurken, zindandan bu kadar korkuyorsam, zindana atılmağı bu kadar korkunç bir şey sayıyorsam inancımın gücünü duyduğumu, inancımı değiştirmemeğe karar verecek ölçüde nasıl söyleyebilir, nasıl düşünebilirim.'' Andronikos daki en belirgin izlek sorgu dersek yanlış olmaz, süre-yer sık sık değişiklik gösterir ve bununla birlikte o sorgu halini hem manastırdaki son günlerinde hemde adada bu kısım bitene kadar izleriz. Ölümden korktuğunu söyleyemeyiz ama boş olan ölümden korkar aynı zamanda ölümün de boş bir şey olduğunu onu beklemenin - burada keşişlerin çekildikleri çileyi yerdiğini söyleyebiliriz- oturup beklemenin boş bir şey olduğunu düşündüğünü görürüz. İniş-çıkış, eski-yeni, ölüm-yaşam bu ikililikler Karasu metinlerinde sık sık çıkar karşımıza. Tepe, İoakim ile başlar, İoakim'i Ada'dan Andronikos'un anılarından biliyoruz ve şimdi karşımızda elindeki sopaya dayanarak hareket etmeye çalışan, sonunun yaklaştığı düşüncesi ile baharın yemişlerini bir kez daha yiyebilme umudu ile devinirken bu umuda vardıktan sonra ki kışı atlatsa bile daha kötü atlatacağını yani yaşanması daha da az olası o kışa gelince bu tatlardan daha da uzaklaşacak olması İoakim'i korkutur. ''İoakim toprağın soğuğu bu diyor kendi kendine... '' İoakim 'de yaşam-ölüm başat bir izlektir o ne kahraman olmak ister ne alçak. O çokta eski olmayan bir düşünceyi bir yaşayış biçimini önemser. Mutluluk. Bir doğu masalını ansır İoakim, bu masalda hükümdar, bir mimarın, içine kim girerse, her bir kapının ve merdivenin yerini bildiği bir saray yapmasını ister ancak istenilen bir şey vardır bu da tüm taşların renk renk olması ve aynı iki renk taşın tek bir noktada yan yana gelmelisidir. Mimar bu iki aynı renk taşı o örüntünün en son noktasında kullanmak ister, bunun için uğraşır, içinden çıkamadığı her noktada başka bir yere dizmeye başlar taşları . Burada o masalı anlatan, o doğulu olan kişi Karasu'dur ve sorar ,dinleyen ve ansıyan İoakim bizim yerimize geçmiştir ve Karasu ya da doğulu, cevabını bizden ya da İoakim'den istemeden verir. Hayat der. O iki aynı renkli taşı yan yana getiremeden ölen, ''ölmüş olacak'' dediği o mimarı düşünürken Karasu yine bir yaşama, tüketme, korku sarmalında salındırır bizleri. Evet mimar ölmüştür -diye düşünüyoruz- kendi korkusu içinde, o örüntüde korkmadan o iki aynı rengi belki erkenden yan yana getirebilmiş olsaydı. Böyle düşünüyor. O iki renk ertelenmeden yan yana gelseydi. Ne olurdu? Peki bu masaldan bunları düşünmek, kendi hayatımızdaki örüntüde, ertelemeden bir şeyleri gerçekleştirmek, korkmadan, sona saklamadan ilerleyebilmek mümkün müdür? Karasu mümkün olmasını isterdi, şu tüketilen yaşantıyı, ertelemeden olduracaklarımızı oldurmamızı isterdi. Karasu izleklerinin ne kadar doyurucu bir şekilde ilerlediğini anlatmak isterim sizlere ki şu ölüm izleği beni en çok çeken izleğidir. Tepe, İoakim'in ölüm üzerine düşünceleri ve yine ölüm yolunda-başkasına, belki bir hayvana- yaptıkları ile geçer. İoakim Andronikos'u çok ansır ve kaçan Andronikos'un manastıra uzun bir süre sonra döndüğünü görürüz. Kimseye hiç bir şey demeden, düşüncelerini dahi kimseye açmadan kaçan Andronikos konuşacak, hiç susmamacasına konuşacak ve hiç uyuyamayacak bir şekilde bir işkenceye maruz kalacaktır. ''Kelimlerden ördüğü ilmeği boynuna geçirerek dokuzuncu günün sonunda ölmüştü Andronikos'' Ve bu dokuz gün, yanında susarak kalan İoakim bu konuşmaların tanığıdır. İoakim susmanın da kendi cezası olduğunu düşünmeye başlar bu ceza sanki yakın arkadaşı olduğu için aynı zamanda İoakim'e de verilmiştir. Ve yukarıda ki ilk alıntıda Andronikos'un dediği olur üstü örtülen yeniden açılıverir, ibadette resim dönemi yeniden gelir. Yazı daha da uzayabilir es geçtiğimiz bir çok yer var belki ama yazının yırtılıverdiği yerdeyiz.
Edebiyat
Uzun Sürmüş Bir Günün AkşamıBilge Karasu · Metis Yayınları · 20192,175 okunma
··
79 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.