Puan vermedi·188 syf.····Okunma: 17 Nisan 2020 00:34 İlk Sartre kitabım, Sartre'la tanışmak için iyi bi' seçim mi bilmiyorum üstelik. Bir dergi yazısında rastladım kitaba, bir Sartre röportajıydı, Bulantı'yı yazdığından itibaren değiştiğini söylüyordu. Sonra sonra kendi gerçekliğinin farkına vardığını itiraf ediyordu Sartre. "Gerçekliğini bulmak" benim için hayli değerli olduğundan merak ettim, bi' fuarda denk geldim, edindim kitabı.
-bundan sonrasını yazarken kitaptan alıntılar yapacağım, spoiler sayılabilir-
Ailesi, annesi şekillendirirmiş ya insanı, somut gözlemleme şansım oluyor böyle biyografi/otobiyografilerde. Sartre'ın farkı, aksi beklenmeyecek şekilde çok derin tespitler ve incelemeler içermesi. "Babamın ansızın bu dünyadan gidişi, eksik kalmış bir Oedipus kompleksi bağışlamıştı bana." diyor. "Annem bana aitti, kıskançlık denen o zor öğrenilir şey benim için söz konusu değildi." Bununla Beauvoir - Sartre ilişkisi geliyor hatırıma. 'Hayat arkadaşını nasıl olur da başkalarıyla izlersin?' diye soruşum geliyor ve sonra cevabımı bulmuş oluyorum.
Değiştim, gerçekliğimi buldum dediği noktayı keşfediyorum sonra. "Evrene, kitaplarda rastladım ben. Kitabi deneyimlerin karmaşıklığını gerçek olayların rastlantısal akışından ayırt edemedim. İçinden sıyrılmak için otuz yıl harcadığım felsefi idealizmim buradan kaynaklanıyor işte." diye anlatıyor, din adamı olan büyükbabasının etkisiyle çocukluğu bir kitap yurdunun içinde, "yazmak" ve "okumak" görevi bilinciyle geçirdiği günleri. Bu alıntıyı netleştirmek adına başta bahsettiğim beni kitapla karşılaştıran dergi röportajı alıntısını paylaşmak istiyorum: "Bulantı'da sonradan pişman olduğum şey kendimi işin içine bütünüyle sokmamış olmamdır. Kahramanımdaki hastalığın dışında kaldım, nevrozumdu koruyan, yazmak yoluyla bana mutluluk veriyordu... Bende eksik olan gerçeklik duygusuydu. Değiştim o günden bu yana, yavaş yavaş gerçek yaşantının farkına varmayı öğrendim. Açlıktan ölen çocuklar gördüm . Ölen bir çocuğun karşısında Bulantı ağır basamaz." düşünbil, hatırlayamadığım bi' sayısı:(
Kendini çocukluğu boyunca bulamıyor Sartre. Hep rol oynadığını, sahte bi' kişiliğe büründüğünü söylüyor. Büyükbabasının biçtiği, ailesinin desteklediği, Sartre'ın da oynamaya zorunlu hissettiği rol. "Bundan ötürü acı çekmiyordum, çünkü her şey ödünç verilmiyordu bana, ama yine de soyut bir varlık olarak kalıyordum. Dünya malı, sahibine ne olduğunu yansıtır; oysa bana ne olmadığını öğretiyordu; durmuş, oturmuş ve sürekli değildim. Ben çelik üretimi için gerekli de değildim; kısacası ruhum yoktu benim."
Kutsal ruha inanıyordu, bir Tanrı, bir çare bekliyordu. Ve bu "yazmak" dediği yaratılış amacının Tanrı tarafından verildiğini düşünmüştü çocukluğu boyunca. Çocukken, yarattığı karakterlerde kendini yansıtıyordu, çok güçlü, dünyayı kurtaran, sonsuz yetenekleri olan karakterlerde resmediyordu kendini. Bana kalırsa, çocuk Sartr, Tanrıyla büyükbabasını özdeşleştirmişti. Tanrının değil, büyükbabasının hoşuna gitmeye çabalıyordu -elli yaşında bile hala büyükbabasının etkisinde olmayı amaçlayan delice bir umut taşıyıp taşımadığını sorguluyor-, dünyaya geliş misyonunu Tanrıdan değil, büyükbabasından alıyordu. "Ben bir Yaradan arıyordum ama bana bir 'büyük patron' sunuluyordu." diyordu. Çocukluğundan nefret ediyordu, ancak ölümüne kadar değişmeyen tek düşüncesi "yazarak varoluşuydu." Ölmek için yaşamıştı deyim yerindeyse Sartre. Yazılarıyla gelecekte var olmayı düşlüyordu. Kendini sevmeyi bizlere bırakıyordu. "Sıkıcı bulduğum ve ölümümün aracından başka bir şey haline getirmeyi beceremediğim şu hayatı kurtarmak için ona gizlice dönüyor ve gelecekteki gözlerle bakıyordum ona ve bu hayat benim herkes için yaşadığım ve sayemde hiç kimsenin yeniden yaşaması gerekmeyen ve yalnızca anlatılması yeterli olan etkileyici ve harikulade bir hayat olarak görünüyordu gözüme. Gerçek bir çılgınlıkla giriştim bu işe. Gelecek adına ünlü bir ölünün geçmişini seçtim ve tersine yaşamaya çalıştım. Dokuz ve on yaşlar arasında tepeden tırnağa ölümümden sonra haline gelmiştim bile.
Sonlara geldiğimde "Değiştim."le başlıyor, benim yakarış diye nitelendirdiğim sayfalar. Yanılsamalardan, çocukluğundan sıyrıldığını söylüyor. Çocukluğunu adlandırdığı "sahtekarlığı" hala karakterinde taşıdığını da söylüyor ancak. Nevroz diyor bu duruma. İnsanlar nevrozlarını içlerinden atamazlar. Çocukluğunda oluşturduğu bu karakterleri taşıyor içinde, onlara inanıyor. "Ben kendileri de yalnızca Tanrı'ya dayananlara dayanıyorum, başkalarına değil ve Tanrı'ya inanmıyorum. Gelin de işin içinden çıkın!" Ve bitirirken Kurtuluşa inanıyor, bütün insanlardan yapılmış, herkesin kendisi kadar değerli olduğu bir adamın kurtuluşuna!
"...bir elimle mezarıma, öteki elimle beşiğime dokunarak kendimi çok yoğun ve olağanüstü olarak ve karanlığın içinde yitip giden bir şimşek gibi hissediyorum."