"Bu, en az olanların kitabı. Belki onlardan henüz hiçbiri yaşamıyor bile. Onlar, benim Zerdüşt'ümü anlayanlar olabilir. Kendimi henüz bugünden kulak dikenlerle nasıl karıştırabilirim? Bana ait olan ancak öbürgündür. Kimileri öldükten sonra doğar." Merhabalar sevgili kitap dostlarım. Yine pos bıyıklı-sivri dilli-tatlı kaçık Nietzschem ile sizlerleyim. Bazılarınızın daha şimdiden "yine kimi hedef almış acaba?" dediğini duyar gibiyim. Dolayısıyla sizleri hiç bekletmeden Deccal'in içeriğinden bahsedeyim. Metnin, Nietzsche'nin hemen her metninin can damarı olan ~Apollon-Dionysos~ karşıtlığından yola çıkarak, sert bir retorikle, dar anlamda Hıristiyanlığa karşı "kıyasıya savaş" olduğunu; İslâmiyet ve Budizm'e övgü olduğunu söyleyebilirim. Geniş anlamda ise mîlat, din, kutsal kitaplar, teologlar, özellikle kilise-papaz, kült-mit ve ahlâk, kin, nefret, haset, inanç, sevgi, umut duygularının nedenleri-sebepleri; dört kanonik İncil ( özellikle Matta-Markos'u) ve dahi dört İncil'in pasajlarına (tırnak içinde) karşıt görüşlerini dile getiriyor. Hıristiyanlığın aklın yarı felç olma hali olduğunu söylüyor. Bu bağlamda sırf şüphe ettikleri için başta Descartes olmak üzere, felsefe tarihindeki birçok şüpheciyi (septik) çok ciddiye alıyor, hâttâ yüceltiyor. Ve ekliyor, "Büyük ruhlar kuşkucudurlar. Zerdüşt’de bir kuşkucudur, Descartes'da."
Budizm'i Hıristiyanlıktan yüz kat daha gerçekçi buluyor ve İslâmiyet'in, özellikle de Endülüs medeniyetinin (İspanya-Cordoba) ve tüm 'Doğu'nun kültürel ve entelektüel zenginliğinden mahrum edildiklerini, Hıristiyanlığın asırlardır bu inançlarla ve kültürlerle kaynaşmayı engellediğini söylüyor. "Doğu her yönüyle zengindi, sömürdüler. Haçlı seferleri had safhada korsanlıktan başka bir şey değildi." diyor.
Sizce haksız mı?
Yine camiamızın bilinen isimlerinden Rousseau, Robespierre, Saint Simon'u özgürleşmiş ruhların karşıt tipleri olarak görüyor. ( Burada şaşırdığım Robespierre'yi neden öyle gördüğüydü ki, Nietzsche hemen cevabı yapıştırdı. Hıristiyanlık ve anarşizm arasında tam bir eşitlik var. Her ikisinin de amaçları, iç güdüleri, sadece yıkmaya yöneliktir. dedi ve beni ikna etti.)
Kant'ın ahlâk felsefeni, M. Luther'in Protestanlığını ve Hegel'i eleştiriyor. Hâttâ felâket örümceği diye adlandırdığı Kant'ın Goethe'nin çağdaşı olmasına anlam veremiyor. (bunu bazen ben de düşünmüyor değilim. Kanımca, Kant ve Hegel felsefelerini onun felsefesinden ayıran şeylerin başında, Nietzsche felsefesinin yaşam hakkında-yaşam için oluşu ve her zaman en iyi hakikatlerin, kişinin kendi yaşam deneyimlerinden çıkarılmış zalim hakikatler oluşudur diyebilirim.) Ben her zaman olduğu gibi bilmem kaçıncı kez büyük bir keyifle okudum, naçizane yorumlamaya çalıştım. Öncelikle Felsefe ve Nietzsche severlere tavsiyemdir.
Kitap, sağlık ve sevgiyle #edebiütopya
#dipçem ➡Apollon, Yunan mitolojisinde kahin olmasının yanı sıra insanın iç dünyasının ve aklın da simgesidir. Apollon aklın simgesi olduğu için aydın, durgun ve ölçülü gücü temsil eder; doğayı ve varlığı sezgi gücü yerine akılla algılama ve biçimlendirme onun en üstün yeteneğidir.
➡Dionysos, Apollon’un görüşlerinin tam tersini simgeliyordu. O, doğadan gelen vahşi dürtülerin simgesiydi. Yunan mitolojisinde şarap tanrısı olarak geçen Dionysos, aynı zamanda doğa ile doğadan var olan insan arasındaki ilişkinin bir sembolüydü. İnsanın doğayla birleşmesini simgeleyen bir aracıydı. Apolloncu görüş, insanın doğayı akıl süzgecinden geçirerek algılamasını sağlarken Dionysoscu görüş insanı doğa karşısında seyirci olmaktan çıkarıyor, onu doğayla bir bütün haline getiriyordu. (A. Erhat)
2. #dipçem: Nietzsche'nin Apollon-Dionysos karşıtlığını, ünlü yönetmen
Lars V. Trier’in Deccal filminde çok net görebilirsiniz. Ayrıca Trier bu filmini, ~ilham kaynağım~ dediği Tarkovski'ye adamıştır.