Uzun zamandır bu kadar içime işleyen, bu kadar kalbime dokunan bir kitap okumamıştım. Nermin Yıldırım, Dokunmadan'da çok fazla şeye dokunuyor diyerek biraz kötü ama tam yerinde bir kelime oyunu yapmadan duramayacağım.
Adalet'in öleceğini öğrenmesiyle başlıyor her şey. Sonra iyileştiğini öğrenip uzun bir yolculuğa çıkıyor. Çocukluğuna, ilk günahına doğru bir yolculuk. O yaşına kadar hiç kimseye, hiçbir şeye dokunmadan yaşamış Adalet için bir çok şeyi değiştirecek bir yolculuk. Sultanşehri'nden başlayan yolculukta Çaybeli'ne, Yula'ya ve Moran'a uğruyor Adalet, kadim dostu Hülya ve bir trende tanıştığı Sadi Seber'le birlikte.
Bir de Adalet'in defteri var. O da hep yanımızda. Her gün tüm gazeteleri alıp 3. sayfa haberlerini kesip alfabetik sırayla bu deftere yapıştırıyor Adalet. Mesela Sultanşehri'nde çok patlamalar oluyor bu sıralar, artık ölülerin adını bile söylemeye tenezzül etmiyorlar haberlerde, eğer iki basamaklı bir rakamsa onu söyleyip geçiyorlar. Çaybeli'nde bir gece yarısı ara bir sokakta gencecik bir çocuğu döve döve öldürüyorlar. Moran'da bir annenin hikayesini dinliyoruz, oğlu yıllar önce beyaz bir arabaya bindirilip götürülmüş oğlundan bir daha hiç haber alınmamış bir annenin hikayesi.
Arka kapakta şöyle diyor: "... çıktığı yolda kendiyle de, içinde yaşadığı ülkeyle de yeniden tanışacaktır." Ülkesiyle ve kendisiyle yeniden tanışan yalnızca Adalet olmuyor. Yazar, 10 Ekim Ankara katliamından sonra yazıyor bu kitabı. Dokunmadan, o günlerde neler yaşadığımızı bir bir canlandırıyor hafızamızda. Büyük bir iç dökümü gibi.