Keşke doktor ve hasta arasındaki diyaloglar daha bi’ çok olsaydııı! Altıncı Koğuş
Başlangıçta bir hastanedeki genel günlük rutin yaşamı ve karakter tanıtımını yapan kitap tımarhanedeki bir hastayla -emin değilim, hasta olan kimdi? O mu dışardakiler mi?- bir doktor -ve yine emin değilim doktor olan bu mu, tımarhanedeki mi?- arasında geçen felsefi düşünceler ve diyaloglar ile derinleşiyor. Okurken elbette direkt bir mana veremeyebilirsiniz bu neden yazılmış diye düşünebilirsiniz ancak dönemini ele aldığınız taktirde yazarın bu hikaye yoluyla çevresindeki yolsuzluğu ve devlet/devlet memurlarının bunlara karşı kayıtsızlığını eleştirmekte. Bunların yanı sıra bize de “Dışardasınız ama asıl deli olan içerdekiler değil” der gibi göz kırpmakta
Doktorun düşünürken ve kendisi gibi bir düşünce adamı bulamazkenki halleri bana Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’daki karakterini anımsattı. Tek fark o kendini bir şeylere ve birilerine sürekli olarak zihninde ispatlamaya çalışıyordu, burada ise her şeyin farkında olduğunu düşünen bir adam tümüyle sessizliği seçmiş durumda.
Burası biraz spoiler içerir!
Her şey hakkında bir fikri olduğunu düşünen, ancak tımarhaneye düştükten sonra işin aslının öyle olmadığının farkına varan doktor, baştan beri İvan Dmitriç’in anlatmaya çalıştığı şeyi anlamış oluyor. Ancak bu bittabî pek bir şey ifade etmiyor, bir şeyi nasıl bilmekle yaşamak birbirinden farklı, burada varlığını kabul etmeyen bir adam, doktor Andrey Yefimıç gerçeği tadarak öğreniyor. Zamanında sessiz kaldığı ve görmezden geldiği tüm o haksız davranışlarla, sırf kendince bir fikir adamıyla -ancak topluma göre deli- vakit geçirmeye başladığı için kendisi de yüzleşmek zorunda kalıyor.
Okunabilecek kısa ve güzel bir kitap, şöyle diyişi durup düşünmeme neden oldu: ‘İnsanın bütün varlığı, açlığı, susuzluğu, harareti, yokluğu hissetmek ve ölüm karşısında Hamlet gibi korku duymaktan ibarettir. Bütün bir hayat, bu duygulardadır. Hayatın yükü altında ezilebilir, ondan nefret edebilirsiniz ama onu küçümseyemezsiniz.’