Puan vermedi·67 syf.····Okunma: 20 Mayıs 2020 14:33 Kızıl, Zweig’ın okuduğum üçüncü kitabı. Şu ana kadar okuduğum kitaplarının -novellalarının- tamamı insan psikolojisini başarıyla işleyen bir yazar olarak gözümde apayrı bir yere getirdi Zweig’ı. Karakterlerin iç dünyalarını, zaman zaman yalnızlıklarını, yaşama karışma arzularını; zaman zaman da ihtiraslarını ustaca dile getirmiş. Bir bakıyorsunuz daha gencecik körpe bir kızken hayatını, ileride de kadınlığını aşık olduğu adama adamış bir Bilinmeyen Kadın dile geliyor, diğer tarafa döndüğünüzde ise uzun sürelerce dışarıdan hiçbir bilgiye, iletişime maruz kalmadan yaşarken akıl sağlığını korumak için kendini satranç hamlelerine veren genç bir erkek konuşuyor sizinle.
Okuduğum bu kitapta, Kızıl’da ise bambaşka bir perde açılıyor. Viyana’ya tıp eğitimi almak için giden sıska, çelimsiz, toy bir genç, kalabalıklar içindeki yalnızlığından size sesleniyor. Kendi eğitimim için evimden, şehrimden kalkıp İstanbul’a okumaya gitmiş olmam muhtemelen beni Berger’e beklediğimden daha fazla yaklaştırdı.
Kitabın içeriğinden kısaca bahsetmek gerekirse; -dikkat, spoiler içermektedir- başlangıçta, Viyana’ya giden bu çelimsiz çocuğun Viyana’dan, o büyük kentten beklentilerini, Viyana’daki ilk gecesini, yalnızlığını, arkadaş edinme çabasını, “tek bir sözcük duymanın hasreti”ni okuyorsunuz. Yaşama karışma ve hayallerindeki gençliği yaşama beklentileriyle geldiği bu büyük şehrin içine karışamayışını, büyük bir lunaparktaki büyüleyici bir dönmedolabı görüp de yanında kalmak, ona bir türlü binememek olarak açıklıyor Zweig.
“Güç, cesaret ve taşkınlık gerektiren bu yabancı kentte, bu yeni yaşamda bu zayıf, bu çocuksu haliyle ne yapacaktı?”
Sayfaların ilerlemesiyle bu toy çocuğun ilk arkadaşını, kendisine rol model aldığı komşusunu tanıyoruz. Schramek güçlü, kuvvetli, hayatın içine karışabilmiş bir delikanlıdır. Üniversite son sınıf öğrencisidir. Berger’in kendisi gibi olmak istemesine şaşırmamalıyız. Onu zaman zaman kıskanmasına da. Çünkü Berger’in en büyük isteği Schramek gibi güçlü kuvvetli olmak, kendini rahatça ifade edebilmek, onun arkadaş ortamına girmek, yani kısacası hayata karışabilmektir.
Bir gün Schramek’in davetiyle odasına gitmesi üzerine onun kız arkadaşı Karla’yla karşılaşır, bu aslında Berger’in “kadın”la tanışmasıdır. Viyana’da eksikliğini hissettiği bir durumun da “kadınlar”la yakınlık olduğunu fark eder. Kız kardeşinin yakınlığını hatırlar, ona özlem duyar. Karla, şüphesiz onun hayatını etkileyen kadınlardan biridir.
“Bazen sokakta insanların peşine takılıyorum, sözcüklerin tınısını duyabilmek için konuşmalarını dinliyorum. Hiçbir şey anlamıyorum, bilmiyorum, yapmıyorum, işe yaramamaktan tükeniyorum. Günlerce hiçbir şey yaşamıyorum, tanıdık bir yüz görmüyorum; binlerce insanın arasında yapayalnız olmanın ne anlama geldiğini bilemezsin.” diyor kız kardeşine yazdığı mektubunda. Güçsüzlüğünden, iradesizliğinden, çocukluğundan yakınıyor. Büyük bir hevesle başladığı tıp eğitiminin durma noktasına geldiğini anlatıyor. Hayatından vazgeçip eve dönmek istediğini yazıyor, ama bu mektubu kız kardeşine asla göndermiyor.
Berger’in bu döngüden çıkışı ise ev sahibesinin küçük kızının Kızıl hastalığına yakalandığını öğrenmesi ile oluyor. Bu hasta kızın yanında geçirdiği vakitler, annesinin ona duyduğu minnet, kızın yavaş yavaş iyileşmeye başlaması ona kendini faal ve yararlı hissettiriyor, Berger bu kız sayesinde yaşamın içine dahil oluyor. “Bir yatağın başına geçip oraya bir armağan gibi umut, müjde ve belki de sağlık bırakmanın bütün güzelliği, ani doğan bir güneş gibi içinde açtı.” diyor Zweig. Kızın yanında geçirdiği uzun vakitlerde bu küçük kıza aşık oluyor, duyduğu hislerde bu hasta kız ve kendi kız kardeşi adeta yoğruluyor, birbirine karışıyor, öyle ki birbirlerinden ayırt edilemez hale geliyor. Olgun kadınlarda bulamadığını bu küçük kızda buluyor ve yaşadığı hisler onun hayatla barışmasını sağlıyor.
Berger’in hayatını etkileyen üçüncü kadının bu hasta kız olması, bizi şaşırtmamalıdır. Tıp eğitimine devam etmeye karar verir, Viyana’ya geldiğinden beri kaybolduğu kasvetten çıkıp içinde yaşadığı baharı hissetmeye başladığını fark eder. Lakin, bu küçük kızın yaşamaya henüz başlayan Berger’in sonunu getirmiş olması trajiktir, kızın hastalığı Berger’in ölümüne yol açmıştır.
Hayatı boyunca “çocuk” gibi olan bu toy gencin çocuklarda ölüme yol açmayıp yetişkinlerde ölümcül olan bir hastalıktan, Kızıl’dan ölmesi, onun ölmeden hemen önce hep arzuladığı yaşama, büyümeye kavuştuğunu bize göstermez mi?
Berger’in Viyana’ya geldiğinde kendini içinde bulduğu yalnızlık, birkaç kelime duymak için sokakta insanların peşinde dolaşması, kendini zarara sokacak birçok eylem içinde bulunmaya çalışıp rüştünü ispat çabası içinde olması ve bu sayede hayata karışabileceğini düşünmesi -öğrenci kulübüne üye güçlü delikanlılardan birine düello teklif etmişti, kaybedeceğine emindi ama bu sayede cesaretini kanıtlayacaktı, ne yazık ki bu düello asla gerçekleşmedi-, ve o büyülü şehrin içine karışamaması gibi hisler eminim ki hepimizin hayatımızın bir noktasında içinde bulunduğumuz bir durumdan pek de uzak değildir. Hepimiz, yalnızlığımızı gidermek ve topluma karışmak arzusu içinde değil miyiz, bunun için zaman zaman aptalca şeyler yapmıyor muyuz?
Bir solukta okunabilecek bu novellada Zweig’ın usta kelimeleri ve öykücülüğü ile beslenen bu hisler, bu kırılgan insanın psikolojisi, okuduğunuzda size yabancı gelmeyecek.
20.05.20