Popülerlik beni genelde iten şeylerden biridir. Bir şey ne kadar popülarite kazanırsa ondan o kadar uzaklaşmam gerektiği hissini verir bana. Ancak, bu popülerliği hak eden şeyleri istisna etme kararı aldım, Sabahattin Ali okuduktan sonra! Bundan böyle bu popülerlere karşın çabuk karar vermeyip önce hak edip etmediğini göreceğim. Bu kitap birkaç farklı yönden yargımı kırdı.
Açıkçası Bir İdam Mahkumunun Son Günü ile birlikte ankete tabi tuttuğum bu kitap, hiç oy almasa keşke dediğim cinsten oldu. Ne yazacağımı, nasıl yorumlayacağımı bilemedim epey bi’. Bu kadar tesirli bir eserin önce içimde nereye tesir ettiğini bulmalıyım diyorum kendime.. Başlangıçta iki kez elime alıp hiç başlamadan geri bırakmış olduğum bir kitaptı. Bir yandan çok zaman isteyip almamışım, bir yandan da popülerliğinden çekinerek gözüme sokulmasına rağmen hakkında hiçbir şey öğrenmemişim. İyi ki öğrenmemişim, zira Sabahattin Ali kitabında her şeyi öyle yerli yerinde öğretiyor ki hiçbir yerde durup “şura da şöyle olsaymış” demiyorsun bitirince. Ama burası önemli, bitirince demiyorsun.
Şöyle bir özetleyecek olursak, kitabın ilk 30-40sayfayı okurken “bu niye bu kadar popüler acaba ya” diyerek okudum ben. Hatta bir ara bırakmayı bile düşündüm -ki 200 sayfa sonra başlayan romanları bile okuyan bir insan olduğum gerçeği var, artık nasıl bir gaflet hali olduysa- fakat biraz devam ettikten sonra elimden bir daha bırakmadım. Ta ki son 10-20 sayfaya girince odada dört dönmelerim başlayana kadar. Bir yanım merakla yandı tutuştu, bir yanımsa bırak bu böyle kalsın hiç bitmesin, o son gelmesin dedi.
Başlarda Raif Bey’e ölesiye kızdım, çok sönük bir karakterdi, herkes ona muhtaçken hiç kimse burnundan kıl aldırmıyor ve üstüne de adama sürekli fırça kayıyordu. Deliye döndüm onun o sessizliği, durgun cevap vermeyen hallerini okurken. Ta ki, o delikanlı iç dünyasına inecek o defteri okumak içi müsaade alana kadar. O defter ne zaman kitap olup dökülmeye başladı, o zaman ben susmaya başladım, ne çok haksızlık etmişim Raif Bey’e. Onun yıllarca bir başkasına haksızlık edişi gibi. İnsanın içini yiyip bitiren bir çaresizlikti kitap. Gerçek bir çaresizlik.
Gerçek ve saf bir aşk. Ama aşk olduğu ancak biterken anlaşılan. Yalnız şu önemli, okurken bırakın zihninizden geçen tahminleri bir yaprağı su yüzeyine bırakır gibi. Bırakın ve tahmin etmeyin. Yoksa izlediğiniz filmler, diziler bu kitabın sonunu getirir ve elinizde koskoca bir “tahmin etmiştim”le kalırsınız. Onun için bırakın ve akışına okuyun.
Şunu eklemezsem olmaz,
“Tatlım, ben senin bildiğin Leyla'lardan deliyim.
Mecnun'u Leyla eden kadınım ben. Şu gördüğün beş para etmez dünyayı parmağımda oynatabilirim çünkü defalarca kendi dünyamın enkazından sağ çıktım.
Ateşten de korkmam. Zaten yanmış olan bir daha yanabilir mi?
Ama mevzu bu değil.
Mevzu derin.
Çakmağın var mı?..”
Diyen kadını buldum. Kitaptaki Kürk Mantolu Madonna bu kadındır. Çünkü bu kadın o olmazda başka kimse olamaz.
Sabahattin Ali’nin yazım tarzında insan zihninin ince ince dokunmasını izledim, ve olayların geçtiği zaman/mekana yapmış olduğu daveti keyifle kabul edip her şeyi içerden takip ettim. Karakterlere dokundum, acılarını ve sevinçlerini onlarla birlikte yaşadım diyebilirim. Bu davetkâr yazım tarzı insana inanılmaz bir keyif veriyor çünkü bence bir kitabı iyi yazmak ve onu okura sunmaktan ziyade okuru kitaba sunmak demek aslında okura büyük inceliktir.
En kısa zamanda Sabahattin Ali’nin diğer eserleri ve karakterleriyle baş başa kalmak isterim