Puan vermedi·200 syf.····Okunma: 17 Mayıs 2020 21:48 Mete Gündoğan, Necmettin Erbakan’ın danışmanlığını yapmış bir ekonomi profesörüdür, Kitap, 1996 yılında Erbakan’ın Pakistan’a yaptığı resmi ziyaretle başlıyor. Gündoğan, küresel bankerleri bir araştırmacı edasıyla ve bir araştırmacının kullanması gereken tüm argümanlarla beraber çok güzel tahlil etmiş ve çözümlemiştir. Dünyanın para arzını elinde bulunduran rezerv sistemi ile tüm dünyanın kanını emen baronların gelişmekte olan ülkeleri nasıl borca dayalı para sisteminin bir parçası haline getirdiklerini basit makroekonomik işlemler ile anlatmaktadır. Dünyaya hükmeden Rotschıld ve Rockefeller ailelerinin ülkeleri nasıl ekonomik olarak esaretleri altına aldığını, kurdukları sistemin nasıl çalıştığını, insanları nasıl ve hangi yöntemle narkozlandığını Nathan Rothschild’in “Bu güç benim elimde olduktan sonra kanunları kimin yaptığı hiç fark etmez.” David Rockefeller’in “Ben sistemin zaaflarından hareketle para kazanıyorum.” Sözlerine dikkat çekerek gözler önüne seriyor.
Bu, perde arkasından Devletlerarası oynanın bir oyunun ve bunu farkına varmadan oyunda piyonlaşan devletlerin ve narkozlaşmış beyinlerin hikayesidir. Dünyanın her yerine borç para verip onları sömürecek ve köleleştirecek projeyi elinde tutan ve bu projeyi paranın vermiş olduğu imkanlarla gerçekleştirenler küresel elitlerdir. Bu küresel elitler küresel sömürü projelerini algılarımızla acımasızca oynadığı ve bütün dünyayı kendisine bağımlı bir köle sıfatına ulaşması için ideolojilerini gerçekleştirme gereği zulmediyorlar.
Yazar soruyor: Bir şey, çok açık bir şekilde nasıl gizlenir? Para demek güç demektir. Nathan Rothschild şunları söylemişti: “İmparatorluğu yönetmek için kimin kral olduğu hiç umurumda değil. Çünkü Britanya’nın para arzını kim kontrol ediyorsa, imparatorluğu da o kontrol eder. Ben Britanya’nın para arzını kontrol ediyorum.” Yani parayı kim kontrol ediyorsa, devleti de o kontrol ediyor. Para kiminse, devlet onundur.
Bu doğrultuda İki küresel güçten bahsedebiliriz: Amerika ve İngiltere. Ne yapıyor bu güçler? Önce sömürebilecekleri ülkede çok ağır ekonomik koşullar oluşturuyorlar . “Sonra merkezi bir koordinasyon ihtiyacını kamu oyunda işleniyor. Bu koordinasyonun, devlet eliyle olması gerektiği üzerine ustaca hamleler yapılıyor. Halk bu fikirlere alışınca, kapalı kapılar ardında elde edilen imtiyazlarla bankerler, kontrolü ele geçiriyor. Görünürde devlet, perdenin ardında bankerler düzene hâkim oluyor. Ama halk, kontrolün devletin elinde olduğuna inanıyor ya da inandırılıyor.”
İngiltere’de bu sistemini ellerinde tutan bankerler ile Amerika’daki sistemi ellerinde tutan bankerler, aralarındaki evlilik ilişkileri sayesinde birbirlerine iyice yakınlaşmışlardır. Zaten ABD, İngiltere’den beslenerek kurulduğu için, orada da sistemin aynı bankerlerin elinde olması gayet normal. Bizim para-kredi sistemimiz de bu ailelerin kontrolünde dersek bu hiç şaşılacak bir ifade olmaz. Bunu Osmanlı’nın son dönemlerinde yaptığı ve bu sebeple borçlandığı bir kırım savaşıyla desteklemekte yazar. Osmanlı ile Ruslar arasında gerçekleşen Kırım Savaşı, Osmanlı'nın ilk kez dış borçlanmasına sebep olduğu için önemlidir. Savaş dolayısıyla alınan borçlan izlemek üzere kurulan ve vatandaşta “devlet işin içinde” algısını oluşturacak bir isim alan banka: "Osmanlı Bankası" örneği yazarin bu düşüncesini güçlendirmektedir.
Gerçekte biz bu kabullere hayatımız boyunca yavaş yavaş, sindire sindire ulaştırılıyoruz. Hayat standartlarımız bunları kabul edebileceğimiz şekilde tasarlanıyor. Sonunda kendimizi, bir öğretilmiş çaresizliğin içinde
buluyoruz. Mesela dolar üzerinden, çeşitli şekillerde çok borç alıyoruz. Biz de deli gibi ihracat yaparak dolar kazanacağız ve bu aldığımız borçları geri ödeyeceğiz. Onun için de her yerde bir ihracat seferberliği görüyoruz. Şimdi tam bu noktada hatırlamamız gereken bir başka husus daha var. Bu durumda olan tek ülke biz değiliz ki. Başka ülkeler de borçlu ve onlara da “İhracat yapın” baskısı var. O zaman bu borçlu ülkeler ihracat pazarlarını kazanabilmek için kendi aralarında çılgınca rekabet ediyorlar. Bu şekilde de hem emeğimiz sömürülüyor hem de kaynaklarımız yurtdışına aktarılıyor.
Sanırım daha fazla uzatmaya hacet yok!
Rockefeller’in ifadesiyle “oltadaki balık”, çırpınıp kaçıp kurtulacak mı? Yoksa bildik süreç mi yaşanacak? Göreceğiz.