·112 syf.····Okunma: 11 Haziran 2020 10:58 Göğü Delen Adam, Ayrıntı yayınlarından çıkmış, lacivert kitaplar dizisinin bir kitabı. Orijinali 1920, Türkçesi 1988 yılında yayımlanmış ve almanya’da ilk basıldığında çok büyük bir ses getirmiş. Erich Scheurmann’a ait bir kitap. Aslında biraz düşünürsek Scheurmann kitabın çevirmeni sayılabilir çünkü kitap aslında samoa’nın Tiavea köyündeki kabile reisi Tuiavii’nin halkına okumak üzere yazdığı konuşmanın bir taslağı. Konuşa, Tuivaii’nin avrupa’ya düzenlenen bir geziye katılıp birkaç ülke gezdikten sonra dış dünya ile ilgili izlenimlerini paylaşması üzerine. Düşünün ki binalar, arabalar, eğitim ve elektrik gibi bizim temel gördüğümüz çoğu şeyden bihaber yaşayan bir kabilenin reisi Tuiavii bu yüzden, her şeyi, sadece somut değil soyut olayları bile çarpıcı ve farklı bir dille anlatması sizi şaşırtmasın.
(scheurmann tuiavii’yle tanıştığında, ona güvenip yazılarını okutabilmesi için 1-2 yıl geçmesi gerekmiş ve bu sürede yanlış bilmiyorsam onlarla kalmış.)
Kitapta sıradışı olan şey sizin basit veya vazgeçilmez gördüğünüz her şeyin irdelenmesi ve hayat tarzımızın eleştirilmesi. Cahil ve kaba görülen bu adam öyle akıllıca yorumlar yapıyor ve her şeyin aslında öyle farkında ki, yüzünüze çarpıyor bunları bir bir.
Ancak getirdiği onca sese rağmen kapitalist sistemce kurulan bu düzeni yıkabilecek kadar güçlü değilmiş çünkü aradan 100 yıl geçmiş ve dönüp bakınca şehirdeki hayata, tanımlara, dayatmalara, paraya ve ruhun çekilip alınmasına öyle batmışız ki içinden çıkamıyoruz. Dahası bu ruhumuzu kemiren “düzen” olmadan yaşamayı düşünemiyoruz bile.
Konuşma kıyafetlerin tasviriyle başlıyor. Hem kendi kıyafetlerini hem de bizimkileri tarif ediyor sırayla. Ona en garip gelen şey ayakkabı giymemiz. Ayakkabının ayaklar için çok büyük bir eziyet olduğunu öne sürüp ayaklarımızın çimlere özgürce basması ve toprağı hissetmesi gerektiğini öne sürüyor.
Sonra evlerden bahsediyor. Caddeler, arabalar, sokaklar ona çok yabancı. Para’dan bahsetmesi sizi hayrete düşürüyor. Aynı şekilde insanların “şey”leri, “benim”leri ve “senin”leri, (kendi dillerinde lau, kelimesinin karşılığıymış ama lau hem “senin” hem de “benim” anlamına geliyormuş.) şehirde gökyüzünden uzak yaşamaları bir yana, benim asıl ilgimi çeken soyut şeyler. Mesela papalagi’nin asla zamanı olmaması, soyut denemez ama meslek sahibi olmaya karşı düşünceleri (sanırım en şaşırtıcı kısım bu), güneşe değer vermememiz, tanrıya karşı mücadelemiz, fotoğraflar, gazeteler makineler, yalancı yaşamlar mekanı (sinema!), eğitim ve düşünmemiz ve daha birçok şey.
Bahsettiği her şeyi burada uzunca anlatamam ama yaşamınıza yabancı bir gözün bakış açısı sizi kesinlikle sarsan bir şey.
Öte yandan, bu konuşma biraz da bir kabile reisinin, kabilesinin o hayata özenmemesi için yazılmış bir yerme konuşması. Gerçekten de hoşlandığını sanmıyorum gerçi. Her gün aynı mesleği yapmak zorunda olmadıkları, sürekli düşünmedikleri, acele etmedikleri, güneşten yararlanabildikleri, mutlu ve özgür olabildikleri, paylaşabildikleri (konuşma sırasında onların yaşamı hakkında da çok şey öğreniyorsunuz her şeyin herkesin malı olduğu gibi. Bu yüzden verdikleri yemek, açtıkları ev için karşılığında bir şey istenmesi onların gözünde çok küçük düşürücü bir durum) ve hep düşünmek zorunda olmadıkları hayatlarından memnunlar. Ve evet eğitim istememenin veya düşünmemenin cahillik olarak görülmesi üzerine de bir açıklaması var.
Ancak insan bilmediği şeyden korkar, diye bir felsefe vardır bizde ve tuiavii bunun bir nevi doğru olduğunu kanıtlar. Bunu en çok “papalagi’nin kendini balığa, kuşa, kır ata, solucana dönüştürmesi cezasız kalmaacaktır” cümlesinde hissetmiştim ben.
Ama tüm yermesine rağmen bu kitap sıradışı bir kitap. Şehirden uzakta yaşayan kabile reisinin avrupayı kendi bakış açısıyla anlatmasıdır ve bu tür düşünceler hiçbir zaman bulamayacağınız nadirliktedir. Kitabı bitirdiğinizde oturup hayatınızı gözden geçirme ihtiyacı duyacaksınız.