·508 syf.··Beğendi
···Okunma: 20 Temmuz 2020 23:48 Kısa bir süre önce Victor Hugo'nun Bir İdam Mahkumu'nun Son Günü adlı romanını okumuştum. Bir idam mahkumunun giyotine giderken yaşadığı ağır psikoloji işlenmişti kitapta. Yazar idam cezasına taviz vermeden karşı çıkmıştı. İki Şehrin Hikayesini okurken aynı dehşeti yeniden hissettim. Çünkü merhametin terkettiği insanların şehrinde bütün sözcüklerin yerini artık tek bir sözcük almıştı:İntikam.
Tıpkı iyilik gibi kötülük de bulaşıcıdır. Bir insanı hor görmenin sonuçları zannettiğimizden daha ağırdır. Hor gördüğünüz her insan kendisini hor görmeye başlar. Ve en nihayetinde her şeyi hor görür, bir canavar yaratmış olursunuz. Zira bir zamanlar zalim koltuğunda oturan aristokratların yerini hor gördükleri insanların alması tesadüf değildir. Kötülük de bulaşıcıdır. Çünkü "Kötülük kendisine bir tür mutlak haklılık duygusuyla bulaşıyordu." Dickens 'Nasıl da tanıyor insanı'.
Romanda bir okyanusa benzetilen yoksul, açlıkla hemhal olmuş halk da bu kötülük portresinde yerini Bastille baskınıyla yer alıyor. Akıl almaz idam yöntemlerinin uygulandığı Bastille Hapishanesi'nin duvarlarını tırnaklarıyla söker halk.
Neyi paylaşamıyordu bu insanlar ?
"Fransa'da herkese yetecek kadar hava yok muydu? " sahiden.
İnsanları hiç yoktan suçsuz yere öldürmenin nasıl sıradanlaştığını kitabın her satırında hissedeceksiniz. Ancak bir yer var ki inanmak gelmeyecek içinizden. 140'ıncı sayfada bir at arabasının ezip çuval gibi fırlattığı o çocuğu okuduğunuzda merhametin son kırıntıları da tükenecek bu şehirde. Kadınları kocasız, çocukları annesiz, anneleri çocuksuz bırakan öksüz bir çağdı bu çağ.
"Tanrıya şükür artık hiç umudumuz kalmadı. "